Partinin ya içeriden ya da dışarıdan dinlendiği yadsınamaz biçimde ortaya çıkıyor.
Üstelik İstanbul gibi kültür kenti olmaya aday bir kentte kimi turistik otellerde gâvura içki var, Türk’e yok diyen, ancak din kurallarının geçerli olduğu ülkelere layık uygulamalar medyanın diline düşüyor.
Olaydan sonra Başbakan’ı ayrı, Kültür Bakanı ayrı, belediye başkanı ayrı telden konuşuyor.
AB, kapatma davasına karşı AKP’nin yanında vaziyet alan saldırılara girişirken; önceki sabah TV haberleri, renksiz bir Dışişleri Bakanı portresi çizen Ali Babacan’ın Türk yargısının AB ölçütlerine uyum sağlaması gibi ülkesine karşı AB’yi savunan bir tavır sergilediğini bildiriyor.
***
Olayları sıralamaya devam edelim:
Kamuya ait sağlık, eğitim, yerel yönetimlerde anayasadaki yasağa karşın yumurta biçimindeki türbanlı başlar görev yapıyor. Öğrenciler sınava kara çarşafla giriyor. Kimi yerlerde harem selamlık uygulanıyor. Kimi yerlerde kadın müşteriye kadın garson hizmet ediyor.
Hollanda uçağında Hollandalıyı, erkeklerin yanında oturmasının dini inançlarına ters olduğunu söyleyerek başka koltukta oturmaya zorlayan, dışı örtülü içi ne menemdir bilinmeyen bir kadının Batı dünyasında yarattığı skandal karşısında işlerine gelmeyen en küçük olay karşısında yalanlama üzerine yalanlama, açıklama yapan bu ülkenin yetkilileri susuyor.
Zaman zaman Başbakanlık’la parti genel başkanlığını birbirine karıştıran RTE, Anayasa Mahkemesi’ni, kendine bağlı olanları getirdiği herhangi bir müsteşarlık, genel müdürlük sanıyor olmalı ki; siyasal hesaplarını uygulamaya geçirmek için kapatma davasını “bir an önce bitirmelerini” isteyen mesaj içe-riğinde demeçler veriyor.
***
Gelelim balığın baştan koktuğu deyişine hak veren davranışlara:
Eşinin tavırları ve tarafsız bir cumhurbaşkanına aykırı düşen davranışlarıyla Çankaya’daki 11’inci her geçen gün biraz daha AKP’li olduğunu kanıtlıyor.
Eşinin saraylardan “kimi objeleri” Çankaya’daki çağdaş anlayışa uygun Pembe Köşk’e taşıma girişimlerini savunma görevini, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne getirdiği Mustafa İsen üstleniyor.
Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan resmi açıklama, genel sekreteri Mustafa İsen’in sağa sola telefon ederek olayı savunma çabası, Hayrünnisa Hanım’ın saraylara gidip “obje seçtiğini” yalanlamıyor.
Açıklama ve Bay İsen’in çabaları üstü kapalı olarak Hayrünnisa Hanım’ı savunmayı bir yere kadar üstleniyor, ancak:
Hayrünnisa Hanım’ın saray eşyalarına merakını ilk kez Hürriyet’te ortaya atan Şükrü Küçükşahin, kendisini telefonla arayan Genel Sekreter Bay İsen’e “Bu objelere uzmanlar mı, yoksa hanımefendi mi karar verdi” diye soruyor.
Bay İsen’in yanıtı: “…Uzmanlar da olabilir, hanımefendi de…”
Üstün bir çabayla “objelerin” saraylardan Köşk’e taşınmasını savunan Bay İsen, kaçamak yanıtla Hayrünnisa Hanım’ın olaydaki rolünü doğrulamış oluyor.
Bir başka ilginç nokta: Bay İsen patronunu savunurken “Milli saraylardan alınan 7 bin 947 adet eserin, 1 Şubat 2003 tarihinde Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na teslim edildiğini” açıklıyor.
Saray eşyaları 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer zamanında saraylara iade edilmiş; Köşk saray eşyalarından arındırılmış. Çağdaş TC’ye layık bir konuma getirilmiş.
Öyleyse Pembe Köşk Hayrünnisa Hanım’ın nezaretinde ve isteklerine göre yeniden düzenlenirken sergilemek gibi anlamsız bir gerekçeyle saray “objelerini” Çankaya’ya tekrar taşımaya ne gerek var?
AKP döneminde her alanda görmemişliğin doyumsuzluğa ulaştığı bir dönemde; saraylarda yaşama özlemini bir ölçüde olsun gidermek için mi?