|

Türkiye’nin bugün içine düştüğü keşmekeş, ülkeyi çok tehlikeli bir eğik düzeye sürüklemiştir ve hiç kuşkusuz bu durumdan iktidar partisi sorumludur.
İktidar partisi ya bugüne dek sürdürdüğü siyasete (ve stratejiye) devam edecektir ya da sorumluluğunu hatırlayıp muhalefetle temasa geçerek ortak bir çıkış yolu arayacaktır. Biz iktidar partisinin bugünkü yönetiminde devlet sorumluluğuna yakışır bir sağduyu göremiyoruz. Dileriz bu öngörümüz yanlış çıkar. * Tartışılan hukuk, anayasa, yasa, siyaset karmaşasında odak noktasını oluşturan bir tek sözcüktür: Tesettür... Kadını örten, erkekten farklılaştıran, insan haklarına ters düşen tesettür, bugün İslam dünyasında çoğunlukla geçerlidir. Demokrasi ve insan haklarının en temel kuralı kadın-erkek eşitliğidir. Kadınla erkeğin eşit sayılmadığı bir toplumda demokrasinin d’sinden söz açılamaz. Kadını örtüp tesettüre mahkûm eden anlayış bir toplumda seçim sandığından çıkarsa, demokrasiyi değil, o ülkede yaşayan halkın uygarlık yolunda daha çok uzun bir yol yürümek zorunda olduğunu kanıtlar. * Ne yazık ki bugün Türkiye’de kadına uygulanan tesettürü yaygınlaştırma çabası karşılıklı savaş ilanına dönüşen bir siyasal çatışmanın içeriğini oluşturuyor. Bu noktaya uzun yıllar Kuran ve hafız kursları, imam okulları, tarikat ve cemaat çatıları altında yapılan eğitim yatırımlarıyla varılmıştır. Bugün iktidar partisinin türban siyaseti de bu zemine oturuyor ve dışarıdan “Ilımlı İslam Devleti” projesinin bir ayağı olarak destekleniyor. Doğrusu “proje” akıllıca düzenlenen bir gerici mantığa oturtulmuştur; erkek egemenliğinin ruhuna ve işine uygun geldiğinden, Türkiye gibi çağdaş eğitim sürecinin üç yılda kaldığı bir toplumda geniş kabul görmektedir. * AKP iktidarı kadın tesettürünü Başbakanlık düzeyine, bakanlık eşlerine, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne tırmandırmıştır; hatta bu yolda anayasayı bile değiştirmeyi göze alarak türbanı üniversiteye sokmak için gerekli adımını atmıştır. Toplumda, halk katlarında, resmi yaşamın dışında türban, başörtüsü, çarşaf zaten serbestti ve serbesttir; ama, kadın tesettürü dinci bir içerik taşıdığından laik ve demokrat bir devletin orta ya da yüksekokullarına, eğitim kurumlarına giremez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları da bu yoldadır. Şimdi Türkiye’de AKP iktidarı, bu temel ilkeyi çiğnemek siyaseti güttüğünden, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni titizlikle savunmayı benimsemiş toplumsal ve kurumsal kesimlerle çatışmaya girmiştir; süreç, daha derin bir hesaplaşmanın göstergelerini içermektedir. * Anayasa Mahkemesi’nin son aldığı karar, işte bu ortamda laik Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluşunu koruyan bir içerik taşıyor; gerekçesi açıklandığı zaman yüksek yargıçların hukuk mantığı daha açık seçik ortaya konmuş olacaktır. Buna karşılık AKP iktidarı yüzde 47 oranında oy aldığı gerekçesiyle her şeyi yapabileceğini ileri sürmekte, toplumun öteki yarısını dışlamakta, Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini aştığını vurgulamaktadır. Ortalık AKP’li medyanın da çığırtkanlığıyla birbirine girmiş; özellikle dinci kesimde Anayasa Mahkemesi’ne ve yüksek yargıçlara saldırılar, küfre dönüşen söylemlerle donanmıştır. Her şey çığırından çıkmak istidadını göstermektedir. İktidar ve dinci kesim bu gidişatın kendi amaçlarına hizmet edeceğini düşünüyorlarsa yanılgı içindedirler. * AKP iktidarının yanılgısı nerede? Siyasal iktidar ile milli egemenlik kavramlarını bir tutmak bilimsel bir yanlıştır; AKP bu iki kavramı birbirine karıştırdığından her şeyi yapabileceği sanısı içindedir. Devletin milli egemenliği çeşitli kurumlarıyla güvence altına almış olduğu gerçeğini iktidar partisinin algılamasında saymakla bitmez yararlar var. “Fırsat elimize geçti ‘Ilımlı İslam Devleti’ni kurmanın tam zamanıdır” diyerek ülkeyi büyük bir maceraya sürüklemek bağışlanamaz bir hatayı, hatta suçu yaratmakla eşanlamlıdır. Cumhuriyet
|
10 Haziran 2008 10:07 50
Başarı Göstergesi: +1