|
2 Mayıs 2008’de bu köşede Mustafa Koç’un “Gümrük Birliği’ndeki tek yanlı yükümlülüklerden” yakındığını, Bülent Eczacıbaşı’nın “sanayi için strateji talebinin bulunduğunu” dile getirmiştim.
Ergin Yıldızoğlu 7 Mayıs 2008’de Cumhuriyet’teki yazısında, “TÜSİAD’ın tepesindekilerin bu yakınmalarına şaşırdığını” söylüyor. - “Ben bütün bu düzenlemeleri onların yaptığını düşünürdüm; demek ki onların üzerinde, istemediklerini yaptıran bir güç varmış” anlamında, şaşkınlığını ortaya koyuyor... “Gerçekten de böyle bir güç var mı? Eğer varsa, bunun kaynağı nedir” sorularına yanıt aradığımız zaman, şu gerçeklerle yüz yüze geleceğimize inanıyorum; 1) Türkiye’deki büyük holdingler de ülkede, “makro bir plan ve politikalar demetinin bulunmasını istemek zorundadırlar. 5 ya da 10 yıllık süreçte devletin (hükümetlerin), vergi, dış ticaret, teşvikler, uluslararası rekabette destek konularında, önlerini görmek zorundadırlar” (*). Fransa’nın Renault’su Çin’de yatırım yapıyorsa Fransa’nın (ve AB’nin) bu konudaki politikasını ve desteğini bilmelidir. Uluslararası alanda her iktisadi olayın, mutlaka bir siyasal boyutu vardır. Bir holding, okyanusta ilerleyen gemiye benzer; makro (ulusal) plan ya da strateji, kaptanın önündeki yol haritası ve hava raporu gibidir. Türkiye’deki büyük şirketler, “diğer ülkelerin ya da AB’nin öngörülerine bağlandıkları için”, haksız rekabetle karşı karşıya kalırlar. “AB süreci” adı altında Türkiye ekonomisi için kararları onlar veriyor. Sadece Türkiye-AB ilişkilerinde değil; bundan daha da önemli olarak, tüm dünya ülkeleriyle ilişkilerimizde de, kararları AB veriyor. Bundan yalnız işçi, köylü, esnaf ve memur değil, büyük holdingler bile zarar görmeye başladılar. İşte bu nedenle, makro plan (ulusal politika) onların da işine gelmeye başlıyor. Gelelim ikinci meseleye... Sevgili Yıldızoğlu, “Şaşırdım, demek ki onların üzerinde de bir güç varmış” diyor. Bana göre hem öyle hem de öyle değil!.. Çelişkili bir durum var. Şunu demek istiyorum: - 1995’te Türkiye AB’nin Gümrük Birliği yükümlülüğü altına tek yanlı olarak, ite kaka sokulurken başaktör Washington’du. Yardımcıları, Ankara’daki siyasilerdi. Ve TÜSİAD da, bu talebe (dayatmaya), işine gelmese bile hayır diyemiyordu. - Türkiye’ye Washington’un (ve Batı’nın) penceresinden bakmak konusunda, “stratejik angajmanlara girenler için”, başka bir seçenek yoktu. Birçok holdingimiz “balinaların karaya vurması gibi”, kendi iplerini çekiyorlardı, hem de güle oynaya... Bunun “akılcı bir açıklaması yoktur. Işığa giden ve sonunda yok olan “peygamberböceği gibi” davrandılar... - 1995’te 45 yaşındaki genç bir milletvekili, bu intiharı haykıranlardandı, adı Abdullah Gül’dü... Sonra gömleklerini değiştirenler büyük holdinglerin kervanına katıldılar... - Büyük holdingler iç pazardaki yerlerini önce yabancı tekellere vermeye başladılar. AKP ile birlikte yabancı sermayenin yanına, “yeşil sermaye ve holdingleri” yerleşmeye başladı. - Stratejisiz, plansız, programsız gidiş ve tek yanlı dış bağlar önce işçiyi, köylüyü, esnafı, memuru yani halkı vurdu. Tsunamiden önce alt kattakiler zarar görür; sonra yavaş yavaş yükselerek üst kattakileri de vurmaya başlar. - Türkiye, “kapitalist dünyanın kazanan değil, kaybeden tarafında ve ucunda bulunuyor.” - Bizde her şeyin serbest piyasaya devri, sosyal devletin tasfiyesi önce aşağıdakileri, sonra da yukarı kattakileri yemeye başlar. - Makro plan (ulusal politika) bu nedenle yalnız aşağıdakilere değil, yukarı kattakilere de yarar sağlar. - Ancak yukarı kattakilerin bir çelişkisi var: “Oligarşinin içinde yer alarak Batı planlarına yardım etmekten kendilerini alamıyorlar.” - Bu siyasal (ve stratejik) bağları, Türkiye’de demokrasinin gelişmesini engelleyen en önemli faktördür. - Kimi iş çevreleri, “yaptıkları özeleştirilerde, belki de yeni bir arayışın içindeler”. Çünkü vahşi kapitalizm ve başıboş piyasadan onlar da zarar görmeye başladılar. Hele AKP’nin iktidara gelmesinden sonra bu çelişkileri daha da arttı. Çünkü dinciler yeni stratejik ortak olarak onların yerlerine yerleşiyorlar... (*) Dünyada ve Türkiye’de Büyük Sermaye, Truva, 2008
|