Şifremi unuttum üye/Kayıt Olmak istiyorum
Giriş
26
Ekim
2008
Önsayfa arrow İzlediğimiz Yazarlar arrow Köksal Toptan'ın Tutarsızlığı
Köksal Toptan'ın Tutarsızlığı Yazdır E-posta
Serdar ANT   
Salı, 22 Ocak 2008

Serdar ANTTBMM Başkanı Köksal Toptan, Yargıtay ve Danıştay Başkanları'nın türbanla ilgili açıklamalarına *bir anlamda* yanıt verdi...

... ve

"Millet adına TBMM tarafından kullanılan yasama yetkisi mutlaktır. Bu yetkiyi kısıtlayabilecek, kullanımını engelleyebilecek, bölecek veya gölgeleyebilecek hiçbir güç yoktur."

dedi. (Milliyet, 21.1.2008)

TBMM Başkanı'nın konuşması Anayasa'ya, erkler ayrılığına, hukuk devleti ilkesine, hukukun üstünlüğüne, yargı denetimine ve benzer anayasal ve demokratik ilkelere göndermeler ile dolu… Ama sonuç itibarıyla konuşmanın özünü yukarıda da aktardığımız şu iki cümle oluşturuyor:

"Millet adına TBMM tarafından kullanılan yasama yetkisi mutlaktır.
Bu yetkiyi kısıtlayabilecek, kullanımını engelleyebilecek, bölecek veya gölgeleyebilecek hiçbir güç yoktur."

Köksal Toptan sıradan biri değil.

TBMM Başkanı…

Devlet protokolünde ikinci sırada yer alıyor.

Üstelik Köksal Toptan deneyimli bir siyasetçi…

Bütün bu nedenlerden ötürü de söyledikleri dikkate alınmak zorundadır. Ama Köksal Toptan'ın öncelikle tutarlı olması gerekiyor. Bu nedenle TBMM Başkanı'na, partisi AKP'nin hazırlattığı ve bir fırsatını bulup yasalaştırmaya çalıştığı Anayasa Taslağı'nın egemenlik konusunu düzenleyen 5. maddesini hatırlatmak bir zorunluluk halini alıyor. Bakalım, Köksal Toptan bu konuda da aynı duyarlılığı gösterebilecek mi?

AKP'nin siparişi üzerine 5 kişiden oluşan bir "bilim kurulu" tarafından hazırlanan ve "Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi" adı altında sunulan belgenin, Genel Esaslar bölümünde yer alan 5. maddesi şöyle kaleme alınmıştır:

"Madde 5 –

(1) Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

(2) Türk milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır.

(3) Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisini kullanamaz.

(4) Milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır."


5. maddenin ilk üç fıkrası bundan önceki anayasalarda da vardır. Oysa maddenin "milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır" diyen son fıkrası ne 1924, ne 1961, ne de 1982 Anayasası'nda vardır. Üstelik bu öyle bir yenilik ki, maddenin ilk üç fıkrasını anlamsız kılıp bir süs haline getirmekte, kâğıt üzerinde ifade edilmiş bir laf yığını haline sokmaktadır. Dahası, "egemenlik" konusu Anayasa'nın "Genel Esaslar" kısmında yer aldığına göre aslında yapılmak istenen temel bir değişikliktir. Ne var ki, son zamanlarda süregelen anayasa tartışmalarında, gerek medya gerek sivil toplum örgütleri ve gerekse "Atatürkçü" olduğu iddiasındaki kimi kesimler derin bir suskunluk içinde bu değişikliği görmezden gelmektedirler.

Bu değişiklik gerçekleşirse, artık egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğunu söylemek mümkün olmayacaktır. Taslak bu şekilde yasalaşırsa, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu temel ilkesi, kâğıt üzerinde geçerli olsa bile, fiiliyatta artık tarihe karışacaktır. Gerçi taslağının 5. maddesinin birinci fıkrasında hâlâ "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" denilmektedir. Ne var ki, aynı maddenin son fıkrası "milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır" hükmünü getirerek egemenliğin "kayıtsız" ve "şartsız" olma halini ortadan kaldırmaktadır.

"Milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamaların" maddenin birinci fıkrasında yazılı olan ve "kayıtsız şartsız milletin" olduğu söylenen egemenlik ile egemenliğin, "yasama, yürütme ve yargı organları eliyle" kullanımını sınırladığı açıktır. Daha açık bir ifadeyle milletin egemenliği, "Milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar"ın başladığı yerde bitecektir artık! Böylece milletin egemenliğinin sınırları ortaya çıkmaktadır!

Peki, "milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar"ın sınırı nedir? Var mıdır böyle bir sınır? İşte orası bir bilinmeyen… Çünkü artık milletin egemenliği değil, "milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar" esas olacaktır! Devredilemez, bölünemez, sınırlanamaz en üst iktidar olan milletin egemenliğinin üstünde işte o "sınırlamalar" yer alacak, o "sınırlamalar" nerede biterse, milletin egemenliği de orada başlayacaktır. Artık o egemenliğe, egemenlik denilebilirse tabii!

Acaba, "Millet adına TBMM tarafından kullanılan yasama yetkisi mutlaktır" diyen ve "Bu yetkiyi kısıtlayabilecek, kullanımını engelleyebilecek, bölecek veya gölgeleyebilecek hiçbir güç" olmadığından bahseden TBMM Başkanı Köksal Toptan, AKP'nin Anayasa Taslağı'nın 5. maddesi hakkında ne düşünmektedir? Bu Anayasa Taslağı aylardır ortalarda olmasına ve tartışılmasına rağmen, Köksal Toptan neden bugüne kadar çıkıp tek kelime söylememiş, başında bulunduğu TBMM'nin mutlak olan yasama yetkisinin sınırlanmak istenmesine tepki göstermemiştir?

Bilgisizlikten mi?

Sanmıyorum. Ama bir an öyle olduğunu varsayalım ve Köksal Toptan ile onun gibi düşünenleri aydınlatmak için konuyu biraz daha açalım.

Milletlerarası kuruluşları biliyoruz. BM, Avrupa Konseyi vb…

Peki, milletler-üstü kuruluşlar hangileridir?

İlk akla gelen AB'dir. Zaten Anayasa taslağının 5. maddesinin gerekçesinde bu açıkça ifade edilmektedir:

"Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır. Nitekim Birlik üyesi olan ülkeler, anayasalarında değişiklik yapmak suretiyle egemenlik yetkilerini kısmen Birliğin yetkili organlarına devretmişlerdir."

Öte yandan Türkiye ile AB arasındaki müzakerelere esas teşkil eden Müzakere Çerçeve Belgesi'nin 11. maddesinde "Türkiye'nin bir üye devlet olmasının getireceği tüm hak ve yükümlülükler, Türkiye ve topluluk arasındaki mevcut tüm ikili anlaşmaların ve Türkiye tarafından akdedilmiş üyelik yükümlülükleriyle bağdaşmayan diğer tüm uluslararası anlaşmaların sona erdirilmesini gerektirir" denilmektedir. Bu bağlamda Lozan Anlaşması'ndan Montrö Boğazlar Sözleşmesine kadar Türkiye'nin taraf olduğu birçok temel uluslararası anlaşmanın sona ermesinin söz konusu olabileceği açıktır. Yine aynı Belge, tam üyeliği "önceden garanti edilmeyen ucu açık bir süreç" olarak tanımlarken, "Türkiye'nin üyelik yükümlülüklerini tam olarak üstlenecek durumda olmaması halinde Avrupa yapılarına mümkün olan en güçlü bağlarla kenetlenmesi"nin (madde 2) sağlanmasını şart koşmaktadır. "İmtiyazlı ortaklık" şeklinde formüle edilen bu durum, aslında kapitülasyonlar rejiminin yeniden kurulmasından başka bir anlama gelmemektedir.

Türkiye ile AB arasındaki birlik ilişkilerinin bu şekilde tanımlandığı koşullarda söz konusu olan, anayasa taslağının 5. maddesinin gerekçesinde vurgulandığı gibi "Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına" devrinin kaçınılmazlığı değildir. Çünkü bu koşullarda bir üyelik, ortada ne Türkiye ne de bir Cumhuriyet bırakmaktadır. Öte yandan maddenin gerekçesinde yer alan "Birlik üyesi olan ülkeler, anayasalarında değişiklik yapmak suretiyle egemenlik yetkilerini kısmen Birliğin yetkili organlarına devretmişlerdir" gibi bir yaklaşım da bu egemenlik devrini meşru ve kabul edilebilir kılmaz. Zira egemenliğin, tanımı gereği devredilemez bir üst iktidar olmasının yanı sıra, diğer Birlik üyesi ülkeler üyelik sürecinde Türkiye'ye dayatılan Müzakere Çerçeve Belgesi gibi bir metinle karşı karşıya bırakılmamış, bu koşullar altında Birliğe üye olmamışlardır.

Kısacası söz konusu olan hukuki-siyasal anlamda egemen ve bağımsız olan Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-üstü emperyalist bir oluşum, milletler-üstü bir kuruluş olan AB potasında eritilmesidir. Milletler-üstü emperyalist bir oluşum olan AB'ye üyelik, adı üzerinde milletler-üstü bir otoriteyi, bir üst iktidarı tanımayı gerektirecektir. Bu durumda:

Örneğin, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmezliğine, yani üniter devlet niteliğine aykırı olduğu için -PKK ve yasal uzantısı DTP tarafından savunulan ve talep edilen- federasyona karşı çıkan Türkiye Cumhuriyeti, AB'ye üyelikle -bir anlamda- konfederal ya da federal bir yapıyı andırır bir oluşumun alt birimlerinden (federe ya da konfedere parçalarından) biri haline gelecektir.

Örneğin, kâğıt üstünde "Türk milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yasama, yürütme ve yargı organları eliyle" kullanacaktır, ama bu kullanım gerçekte "…milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar" (siz artık bu sınırlamaları "AB'nin dayatmaları" diye de okuyabilirsiniz) izin verdiği ölçüde olacaktır.

Örneğin, kâğıt üstünde "egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa" bırakılmayacaktır, ama gerçekte bu durum milletler-üstü kuruluş AB'nin kurumları için bağlayıcılık taşımayacaktır. Zaten Türkiye, daha üye olmadan AB ile Gümrük Birliği'ne girerek, Birliğin ticaret politikasını -oluşturulmasında hiçbir katkısı olmamasına rağmen- kabul ederek bu konudaki niyetini de ortaya koymuştur!

Bu nedenlerle açıklanan taslakta "milletlerarası ve milletler-üstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır" ifadesi ile egemenliğin AB kurumlarına devredilmesinin –bugüne kadar var olmayan- anayasal dayanağı yaratılmaktadır. Dolayısıyla taslağın 5. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ifadesi bu koşullar altında artık bir süstür, eğer taslak bu şekliyle kabul edilirse süs olmaktan öte hiçbir anlamı da olmayacaktır.

Bu Anayasa ile, yaklaşık üç yıl önce zamanın Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in, TBMM'de, İstanbul bağımsız milletvekili Emin Şirin tarafından kendisine yöneltilen bir soru önergesini yanıtlarken vurguladıklarının gereği yerine getirilmektedir. Adalet Bakanı Çiçek, soru önergesini yanıtlarken "özellikle yetki devri açısından Türkiye'nin AB'ye katılıma hazır hale gelebilmesi için" Anayasa'nın, başta "egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu" güvence altına alan 6'ıncı ve "yasama, yürütme ve yargının yetkilerini" düzenleyen 7, 8 ve 9'uncu maddeleri olmak üzere, 10 maddesinin değiştirilmesi gerektiğini belirtmişti. (Cumhuriyet, 16.2.2005)

O gün istenenler, AKP'nin sipariş anayasası ile bugün geçerlilik kazanacaktır. Ne ilginçtir ki, bu taslağı tartışıp yasalaştıracak olan da henüz birkaç ay önce "…milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma namusun ve şerefim üzerine ant içerim" şeklinde yemin ederek göreve başlayan milletvekillerinden oluşan bugünkü Meclis olacaktır!

Acaba TBMM Başkanı Köksal Toptan, Danıştay ve Yargıtay Başkanları'nın açıklamalarına gösterdiği tepkiyi o zaman da ortaya koyabilecek midir? Yoksa AB söz konusu olunca akan sular durmakta; TBMM'nin yasama yetkisinin mutlaklığının, bu yetkinin kısıtlanması, kullanımının engellemesi, bölünmesi veya gölgelenmesinin AB karşısında bir önemi kalmamakta mıdır?

Köksal Toptan anayasal ve demokratik ilkelerle dolu bir açıklama da bu konuda yapsa da, Türk milleti ne derece samimi ve tutarlı olduğunu öğrense…


1 Okuyucumuz düşüncesini yazıya döktü.
Davacı
22 Ocak 2008 17:58 48
Başarı Göstergesi: +1

Cumhurbaşkanı gül,ne kadar akepenin noteri ise,Meclis başkanı da o kadar akepenin sesidir..Ne bekliyoruz ki!..akepe tüm ard niyeti ile,teslimiyetçiliği ile,sinsice imzaladığı ikili anlaşmaları ile,dayatmaları ile,gizli emellerinin göstergeleriyle o Anayasa taslağının tümüne damgasını vuracaktır!Biz ne yapacağız?Kabul mü edeceğiz?Cumhurbaşkanının seçilişindeki gibi sessizce seyredecekmiyiz?

Başarısız
Başarılı

 
  küçült | büyült
 

busy