Şifremi unuttum üye/Kayıt Olmak istiyorum
Giriş
28
Ekim
2008
Önsayfa arrow Yazarlarımız arrow Muhlise GÜNGÖR arrow Başarı, Cesaretin Çocuğudur!
Başarı, Cesaretin Çocuğudur! Yazdır E-posta
Pazar, 26 Ekim 2008
ImageYARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Tele-Silivri davası hakimi Köksal Şengün’ün “Hakimin dinlenmediğini kim iddia edebilir ki?“ sözlerinden sonra “Dinlenme olaylarının hangi boyutlara ulaştığının gözler önüne serilmesidir.” demiş.
Amaçları,  korku ve sindirme yaratmak ise (ki öyle!) hedeflere başarılı bir şekilde ulaşıldığının göstergesidir bu.


Bizler 12 Eylülü yaşadık.
Yakın geçmişte yaşanan 12 Eylülün acıları hala belleklerimizde dipdiri tüm canlılığını koruyor. Anılarımız ne yazık ki hep korku üzerine, hep acılı, hep soru işaretleriyle dolu ve hala cevapsız bir sürü sorular…
Neden Tele-Silivri davasıyla beraber TELE-KULAK halkı korkuttu ve sindirdi?
Daha güzel anlaşılması için kısa bir anımı anlatmak istiyorum.
Okuyordum, talebeydim 12 Eylül döneminden önce.
Ankaralı bir kız arkadaşımız vardı. Arkadaşımın ağabeyi arada sırada bizim şehre kardeşini görmeye gelirdi. Bizlerden biraz büyük genç bir delikanlıydı. Upuzun fidanlar gibi boyu ve sinema perdesinden fırlamışçasına yakışıklılığı ile tüm kızlar aşıktık o dönemlerde ve ne zaman gelecek diye yolunu gözlerdik.
Siyasetin karmakarışık olduğu dönemlerdi o dönemler.
Geldiğinde bizlere “tam bağımsızlık, ABD emperyalizmi, 16 cı filo” gibi kavramlardan bahseder, bir sürü de kitap getirirdi okunmak üzere… Bizlerde hayran hayran dinlerdik, sorular sorardık. Ankara’dan taşra kentine gelmiş yakışıklı mı yakışıklı ve konuşması dinlenen bir genç!
18-20 yaşların kavak yellerinin efil efil estiği dönemlerdi.
Ateşliydi düşüncelerimiz, korkusuzduk!
Gün geldi mezun olduk.
Hepimiz ayrılık yaşadık, görevlerimiz gereği  uzaklaştık birbirimizden.
Cep telefonları ve e-posta adreslerinin yaşanmadığı dönemler olduğu için iletişimimiz koptu, birbirimizden haber alamıyorduk.
Bu arada 12 Eylülü yaşadık.
Aradan uzun yıllar geçti ve bir gün Ankara’ya gittiğimde o kız arkadaşımı gördüm tesadüfen. Konuştuk dereden tepeden. Aynı yaşta olmamıza rağmen yaşlanmıştı, çok bozulmuş, o fıkır fıkır hali gitmiş, sanki dünyanın tüm yükleri onun omuzlarındaymışçasına çökük omuzlar ve hüzünlü gözleri vardı.
Sordum!
Cevabımı da aldım!
12 Eylül dönemlerinde ağabeyi bir sabah karanlığında baskınla alınıp götürülmüş…
9 ay aramışlar tek bir haber alamamışlar.
Yine bir gecenin karanlığında evlerinin kapılarının önüne bırakılmış ağabeyi. Komşular korktuğu için haber verdiklerinde kapıyı açıp görmüşler ağabeylerini.
Boylu boyunca yatan bir adam! Yırtık pırtık giysilerinden  tanımışlar. Karşılarında altına kaçırmış, leş gibi kokan, saçı sakalı birbirine karışmış bir adam.
Bakmışlar ki O!
 Aylardır aradıkları, tek bir haber alamadıkları, uçan kuşa bile sordukları, hiç ümitlerini yitirmeden bekledikleri…
Yaşamı sona ermemiş, hala kalbi atan bir adam!
Ama ne düşünebiliyor, ne etrafında olup biteni anlayabiliyor, sadece soluk alıp veriyor,  o kadar!
Mesleğini ağabeyi için yarım bırakmış, evlenmemiş kendini ağabeyine adamış bir kız kardeş…
İkisi de nefes alıyor, yaşamları sadece bu kadar!

Sonradan olayı öğrenmişler. Ders notlarını verdiği kişinin tutuklanması… Ders notlarında adının yazması…
 

Affedersiniz, pardon bir yanlışlık oldu, ilgisi yokmuş, suçsuzmuş!

Bizler bu ve bunun gibi binlerce olay yaşadık, duyduk, sindirildik, korkutulduk!
Şimdi daha da vahim bir haldeyiz.
Herkes korku içinde paranoya halinde…
Bilinçaltında ki eski korkuların su yüzüne vurması ve teknolojik değişimlerin insanların algılama biçimlerinde anlaşılmaması korkusu!
Aslında yaptıkları, söylediklerinden de değil, tesadüfen bir şekilde bu hallere düşürülmek istemediklerinden!
Eşinizle, sevgilinizle konuşmalar, en gizli mahrem sözler, arkadaşınızla şakalarınız bile sayfa sayfa iddianamelerde ulu orta ortalığa dökülüyorsa, gazete sayfalarında eşinizle basit bir tartışmanız bile manşet oluyorsa…
Ya da siz sevmeyen biri “o da vardı!”  dese yandığınızın resmidir!
Ne olacağınızın belli olmadığı bir süreç!
İnsanlar rezil olmaktan, gümbürtüye gitmekten korkup paranoyak haldeler.
Amatörce yazdığımız şu satırlar bile etrafımızda insanların bir bir yok olmasına neden oluyor!
Telefon bataryalarını çıkartıp ta yüz yüze konuşanlar…
Telefonumun dinlendiğini düşünerek nazikçe “bana telefon etme kontürüne yazık ben uğrarım,  öyle konuşuruz!”  diyenler…
Gölgesinden bile korkanlar…
Neden Korkuyorlar!
Bizler,  12 Eylül sürecini hala hafızalarımızın bir köşesine saklı tutuyoruz, dipdiri duruyorlar orada…
Cumhur bile Tele-Silivri davası için “Siyasi bir dava  diyorsa!” diyorsa  korkulması son derece doğaldır!
Normal bir hukuk sürecinde işleyen bir dava olsa, bu vatandaş hukuka son derece saygılıdır ve korkmaz.
Ama kazın ayağa öyle değil, normal bir dava olmadığı taa başından belliydi.
Her an herkes tetikte ve korunma içgüdüsüyle, saçma sapan tedbirlerin uygulamaya sokulduğu sindirilmişlik…
“Ya bana da sıra gelirse?” düşüncelerinin güç geçtikçe hakim olduğu sağlıksız bir ruh durumu…
 

NEREYE KADAR?

Korkmanın hiç fayda getirmediği, aksine çok zarar vereceğini anlayana kadar!

Cesaretle üzerine gidip, korku dağlarını yıkıp, cesaret dağları yapıncaya kadar!

Olayları tersine çevirmek ancak bizim cesaretimize bağlıdır.
Bedeller ödenmeden özgürlüğe kavuşulmaz!

Ödenecek bedellere hazırlıklı olunmadan başarıya ulaşılmaz!
Başarmak zorundayız, başka vatanımız yok!

Saygılar.

0 Okuyucumuz düşüncesini yazıya döktü.

 
  küçült | büyült
 

busy