|
Şu sıralarda gündem başka meselelerle doluysa da, Milleti ilgilendiren en önemli konuların başında Sosyal güvenlik konusu gelmektedir.
Sosyal güvenlik kanunu, geniş kesimler arasında tartışılmakta ve müzakere edilmektedir ve iyi bir sonuca ulaşmasını bekliyoruz çünkü önemli bir gereklilik olduğunu biliyoruz ama sosyal içeriğe önem verildiği takdirde. Emek Platformu ve çeşitli dinamikler tarafından tartışılan teknik ayrıntıya girmek niyetinde değilim. Bu ekibin, Ekonomi politik programlarının niteliği ve niyeti bizi tedirgin ettiği için ben bu konuyu bahane ederek gözden kaçan bazı kandırmaca ve sosyal hak hukuk karmaşalarını irdeleme ve tartışmaya açma amacındayım. Bir süre evvel İstanbul finans merkezi ile birlikte gündemi meşgul eden konu karambole gelen özelleştirme meselesi idi. O sırada Sosyal güvenlik sisteminin yılda yüzde 4 – 4,5 açık verdiğine işaret edenler, mevcut nüfus dinamikleri ile sistemin en az 3 – 4 puan fazla vermesi gerektiğini söylemekte ve savunmaktadırlar. “Sistem fazla vermiyorsa ciddi bir sorun var demektir ve sürdürülebilir bir sistem söz konusu değildir" demekte ve bunu birçok başka gerekçe ile birlikte, Sosyal Güvenlik sisteminin özelleştirilmesine sebep oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu gerekçe kendi başına doğru bir tespit olmakla beraber, Esas olarak 12 Eylülden bu güne gelişen süreç içinde, Sosyal güvenlik sistemlerinin nasıl bu hale geldiğine ve arkasındaki amaca bakınca iş değişmektedir. Bu Millet den bu güne kadar bu kadar para toplandı, Sayın, Özal’ın meşhur kontrolsüz fonlarını saymıyorum bu fonların gümlemesinin sebepleri de, dillerden düşmeyen yüce milletimize ya burada ya da Allah katında, büyük bir hesap açıklama borcu olarak durmaktadır. Eğer batıyorsa ya da fazla vermiyorsa bu kaynaklar doğru idare edilmemiş ve değerlendirilememiş demektir, ciddi bir sorun varsa burada var demektir. Zaman aşımlarından dolayı olan olmuş canım deyip, faturası millete çıkarılamaz ve milletin zararına gelişen bu durumun sorumluları unutturulamaz. Dahası bu durum bahane edilerek, milletin kaderi, yani emekliliği ve Sağlık sigortası, özel sektöre daha da kötüsü uluslar arası sermayeye teslim edilemez, eğer bazı bariyerler oluşmasaydı bunun neredeyse yolu yapılacaktı. Sosyal güvenlik sisteminin israfı varsa, bunun suçlusunu kamuda değil, kamu yöneticilerinin uygulamalarında ve bu güne kadar olduğundan pahalı fiyatlarla şişirilen faturalarda, yanlış uygulamalarda, özelde aramak lazımdır. Kamu kaynaklarının nerelere gittiğini herkes bilmektedir. Suçu kamuya yüklemek, kitleri batırmak için kullanılan yöntemlerin, sosyal güvenlik sistemine de uygulanacağını göstermektedir. Ortaya devamlı halkı düze çıkaracak parlak fikirler atanlara bakarsak, memurların bu güne kadar en azından tasarruf ettirilmeleri ve ev edindirilmeleri gerekirdi. O fonlardaki paralar nerde dese birileri, yahu karıştırmayın, boş verin malum işte eski uygulamalar, birileri yemiş, bir yerlere aktarmış zaman aşımı falan filan bir şey çıkmaz, alın şu üç kuruşu taksitle, idare edin derler. İşin garibi soranlarda, yahu tamam bu işler böyle, ne yapalım, kimi kime şikâyet edeceğiz, alalım bari hadi verin deyip kuyruğa girer. Zaten bunları yapacak cesareti de işte buradan bu çaresizlikten alıyor birileri, bu işler nasıl böyle yürür anlamak mümkün değildir. Söylemlere bakılırsa özel emeklilik sistemlerini özendirerek, özelleştirmenin yolu döşeniyor gibi gözüküyordu o sırada. İnsanlar genç emekli oluyormuş, ikinci bir işe giriyormuş, kayıt dışı bundanmış, bunu önlemek için mezarda emeklilik olması lazımmış; Böyle söyleniyordu en yetkili ağızlardan. Neden gerçekler gözden kaçırılır hep, Millet keyfinden değil, üç kuruş gelirini biraz olsun arttırabilmek için ikinci iş yapıyor, çalışan emekliye uygulanan destek primi diye hariçten gazel bir prim vardır ayrıca, bunu gözden kaçırmamak lazım, yani prim kaybı söz konusu değildir. Güvenlik sistemlerinin emeklilere yapması gereken ödemeler, Devletin iç borcu olarak kabul edilmekte ve bu borçtan kurtulmak için projeler üretilmektedir, işin aslı budur. Emeklilere ödenmesi gereken paralar lütuf değil, insanların bin bir çile ile ödediği primlerin karşılığıdır. Burada, baştan atılmak, özel sektöre devredilmek istenen nedir ve kimlerdir, nasıl düşünülebilir böyle bir şey anlamak mümkün değildir… Sosyal güvenlik kanunun iyi bir sonuca ulaşmasını bekliyoruz çünkü önemli bir gereklilik olduğunu biliyoruz ama sosyal içeriğe önem verildiği ve bu özelleştirme niyetinden vaz geçildiği takdirde, fakat bütün genel uygulamalara bakılırsa, bu zihniyetin millete bir şey vermeye niyeti yoktur, bari şunu açıkça söyleseler. Maaşlar ilerde artacak da demesinler çünkü uygulanan Ekonomi politik program buna engeldir, işgücü maliyetlerini arttıramazlar. Asgari ücret için yapılan eleştirilere, TV’lerde asgari ücret komisyonundan açıklık getiriliyordu defalarca. Deniyordu ki asgari ücret vasıfsız durumdakilere tespit edilen en düşük ücrettir. (Şartlar normal olsa esasında doğrudur bu). Vasıflılara farklı uygulamalar var, mesela Overlokçu ya, bundan yüksek ücret uygulanıyor deniyor, ne kadar? % 25 – 30 kadar, yani 600 hadi diyelim 700 Ytl, kişinin yol parası ekstra harcama falan filan derken bolluk içinde yaşar Overlokçu, alın size bir gözden kaçırma yöntemi daha, üstelik 10 – 15 sene asgari ücretle çalışan insanlar vardır bu ülkede. İsterse kabul etmesin elemanlar, dışarıda milyonlarca işsiz var sen kabul etmiyorsan başkaları vardır her zaman, çalışan insanlar, kıdem tazminatları için bile bir sürü sorun yaşamaktadır. Hele Anadolu’da ücret politikaları komiktir mühendisler bile asgari ücrete yakın çalışırlar. Anadolu'da bilinçli olmamakla beraber, Dünya savaşından sonraki X ve Y yönetim modelleri gibi kara kucak despot yönetim modelleri uygulamadadır, Motivasyon sıfırdır işçiler hiyerarşide horlanıp bastırılırlar, dolayısı ile yönetime yakın olmak önem kazanır, buda kadrolar arasında rekabete ve mücadeleye sebep olur. Bu durum yıkıcı güç oluşturur üretimi yavaşlatır ama kimse farkına varmaz, kişilikten kaçışı tetikleyen etkenler yoğun olduğu ve başarı duygusu engellendiği için insanlar bezgindir yaratıcılıkları gelişmez. Kişisel hedefler belirsiz olduğu için, insanlar yoğun mücadele temposu içinde ve yoğun stres, korku, kaygı içinde çalışır ve yaşarlar. Örgütlenmeleri imkânsızlık derecesinde zordur, sendika işverenler tarafında öcü muamelesi görür, sendikaya girme düşüncesi bile kovulma sebebidir, düzgün ve bu konularda hassas firmaları tenzih ediyorum. Taşrada çalışanların kendilerini yetiştirme ve kültürel gelişim imkânları ya yoktur ya da sınırlıdır, bir kısmının buna hevesi ve çabası da yoktur, biteviye bir hayat temposuna sahiptirler. Genel olarak, bu insanlar için bir işi ve maaşı olması çok önemlidir, çünkü başka türlü yaşam şansları yoktur, kovulan kişinin iş bulması zordur. Yasa yapıcılara bir sır vereyim, kayıt dışını önlemenin en iyi yolu sendika üyeliğini mecburi yapmak ve yöneticileri sorumlu tutmaktır, bu yapılır mı acaba? Yapılmazsa niye yapılmaz? Bu senelerin, kangren olmuş bir meselesidir. TV lerde Ekonomi programlarında, asgari ücret komisyonu sözcüsü tarafından,10.000.000 işsiz olduğu için, arz talep sonucu asgari ücrette bu tablonun belirlendiği söyleniyor. OECD ve Demirperde ülkeleri ile kıyaslanıp aslında çok yüksek olduğu vurgulanıyor ve ekleniyor; beğenilmese bu ücretin çok altında bedellere çalışmak için gelecek yabancı işçiler var, bunlar bizim çalışanları işsiz bırakabilir, bu ücretleri mumla ararsınız… Bu klasik bir tehdittir aslında. Esas olan çalışanların artık değer ve servet birikiminden biraz daha makul pay almasıdır, fakat fikir bellidir ve bu durum sanki çalışana lütuf haline getirilmektedir. Bunun arkasındaki gizli bakış açısı, işi kuran riski ve yönetim fonksiyonlarını üstlenen uygulayan, parayı çeviren biziz, güç bizde biz olmasak siz kimsinizdir. Çalışanın oluşan artık değerdeki katkı payı küçümsenir, büyük krediler ve yatırımlar olarak beslenilen kamu kaynaklarının ve bu kaynakların kimlerin çilesi ile yaratıldığı, battığı zaman oluşan açığında, yine kimler tarafından kapatıldığı gözden kaçırılan, hatta sistemin ve çağın gereği olarak doğal kabul edilen bir olgudur. Bütçeden ve GSMH den kimin ne pay aldığı kaynatılan bir kazandır. Bu bir tabudur ve bu konuya dokunmak bile kötü adam olmak için yeterli sebeptir. Bu arada insanları bu derece umursamadan hareket ederken, egemenler, kendi zararlarına da olacak bir şeyi de unutuyorlar. Maliyetlerini düşürmek için bunca çaba harcadıkları işgücü denen şey, maalesef tüketicidir de aynı zamanda. İşte bu olgu katı serbest piyasa ilişkileri içinde, çalışanın en büyük güvencesidir aslında. İşgücü maliyetlerini düşürmeye çalışanlar, dolaylı olarak tüketimi de baskıladıklarının farkında değiller gibi, sanki yeni fark edecekler bunu. Aslında biliyorlar tabi bu durumu, tüketimi kredi kartları ve taksitli satışlarla körüklüyorlar ama nafile. Bütün kesimlerin birbirini önemsemesini ve dengelemesini gerektiren bu durum, batının ileri kapitalist ülkelerinde önemsenmektedir. Batıda işgücü maliyetlerinin yüksek olması sanayi devriminden itibaren mecburen geldikleri bir aşamadır, sömürgelerin varlığı bu durumu desteklemiş ve yaratmıştır. Bu yüzdende gelişmekte olan ülkelerin okuma öğrenme özürlü haline getirilen, kredi kartı silahşoru kurbanlık halkları, AB ye girince yırtacaksınız palavralarına inanmasın sakın. Bu durum kapitalist sistemin çıkmazı’dır da aslında, sonsuza gidecek avara kasnaktır bu olgu, bir yandan demokrasi özgürlük diyeceksin, bir yandan sömüreceksin, yani nereye kadar sömürü? Kötü bakteriler meselesi gibi bir durum bu mesele, dünyanın çevresini yaşamını bitirip sonunu getirecek bir egoistlik furyası, çünkü türlü tezgâhı, bin bir entrikası olan acımasız bir çarktır bu. Uluslar arası yatırımcılar, işgücü maliyetlerinin düşük olduğu geri kalmış ülkelerdeki yatırımlarında, yalnızca o ülke sahasında değil, dünya sahasında hareket ederler. O ülke ekonomisi köklü bir krize girmediği sürece hiçbir şey onlar için önemli değildir (Öyle bir krizde de parasını alır kaçar ). Oradaki önemsedikleri şey, bilindiği gibi maliyet hesaplarıdır ki bir sürü muafiyetin yanında, vergilerden bile muaftırlar şu anda bizde olduğu gibi, gelsinler diye bin takla atılır birçok taviz verilir ve elde ettikleri değer merkezlerine kendi ülkelerine kaçar. O ülke insanlarını önemsemezler, o ülkenin insanlarına istihdam faydası sağlandığı söylenmekle birlikte, bahsettiğimiz yabancı işçi olgusu ile buda acil bir araştırma konusudur. Bu olgu esas olarak yerel reel ve finans sektörü için uluslar arası sermayeyle bütünleşme büyüme ve dünyaya açılma avantajı taşımaktadır… Türkiye ekonomisindeki en önemli değişim, kuşkusuz 12 Eylülden sonraki, 24 Ocak Kararları olarak kabul edilen 24 Ocak 1980’de başlamıştır. 1980’ler döneminde Özal’ın başbakanlığı döneminde ciddi liberal uygulamalar gerçekleştirilmiştir, bu politikalar 1989 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesine ve vefatına kadar sürmüştür. Sayın Özal la ivmelenen süreç, aslında vahşi kapitalist sistemin Özel sektör iç dinamiklerini güçlendirmesi için ihtiyaç duyduğu bir süreçti. Turgut Özal’la birlikte uygulanan bu liberal uygulamalar Türkiye’de küreselleşmeye uygun alt yapıyı oluşturmaya yönelikti. Yani AKP’nin şimdiki uyguladığı Ekonomi politiğin ilk adımlarıydı, ama Özal’ın vefatı bu vahşi kapitalist süreci kesintiye uğrattı, sonraki gelenler Özal’ın iş bitirici hâkimiyetine sahip olmadığı için, ortalık birbirine girdi, iş yağmaya dönüştü. 1990’lı yıllar, Ekonomi de 80’li yılların devamı gibi görünse de Türkiye’ye yeni bir dönem getirmiştir. Her şeyden önce Özal’ın başbakanlığı dönemindeki gibi ciddi liberal uygulamalar gerçekleştirilememiştir. Özal’ın Enflasyonist politikaları ile kamu kaynaklarından özele doğru ivmelenen, Kompradorları oluşturacak ekonomik emilim, kayıt dışı ve kara paraya kaydı, yağma ve vurgun aldı başını gitti, olanları herkes biliyor. Bütün bu dönemin analizi zor iş, hocalarımızı takip edelim bu dönemin analizleri mevcut olmakla birlikte, çok daha ayrıntılı tarihi ve sosyolojik araştırmalar yayınlanacaktır. Önemli bir olgu daha var bugün, bizim gençliğimizde olmayan bir çağdaş oluşum olan görsel Medya, bu gün iletişim sektörü tüm teknoloji ve yöntemleri ile toplumun beynine inmiş elini kolunu bağlamış ve zombileştirecek durumdadır. Bu liberal uygulamalara paralel gelişen bu sektör 1990’lı yıllarda Türkiye’de birçok gelişmeye neden olmuştur, bunun iletişim alanındaki en belirgin örneği ise, özel radyo ve televizyonların hemen her eve girmesidir. Bilindiği gibi, daha önce televizyon ve radyo yayınları yıllardır devlet Tarafından yürütülmekteydi. 1990’lı yıllarda yapılan kanun değişiklikleri, Türkiye’de bu gücün devlet tekelinden çıkarak özel sektöre geçmesine yaramıştır. Bu bir nevi özelleştirme olmuştur, Devlet Televizyonu satılmamış, sadece Tekel kaldırılmıştır, bunun sebebi de Devlet Televizyonunun iktidar partileri tarafından kullanılmasıdır ve bu imkânı bir kenarda tutmak kaygısındandır sanırım. Türkiye de Siyasi Erki elinde tutanlar ve Devlet içinde kadrolaşanlar sosyal kaygılardan uzak oldukları ve bu güne kadar çeşitli gelişmelere hep karakucak gittikleri için, bu yapılanmada denetimsiz bir şekilde gelişmiş, liberaller eliyle ve vahşi kapitalist küreselleşme anlayışına uygun yöntemlerle gelişmiştir. Bilişim alanındaki bu gelişim sonucu, yazılı medya reklâm pastasını televizyon ve radyo ile paylaşmak zorunda kalmış, Televizyon ve Radyonun artan gücünü gören yazılı medyanın güçlü patronları, yasal engeller Kalktıktan sonra, televizyon ve radyo yayıncılığı işine girerek medya Sektöründeki hâkimiyetlerini sağlamlaştırmıştır. Turgut Özal’ın deyişi ile İş bitirici ve kitleleri etkileyip yönlendirmeyi bilen kesimler, halk üzerinde büyük gücü olan ve milyarlarca liralık reklâm pastasını paylaşan bu sektörü, sansürsüz ve denetimsiz bir şekilde kavramış ve üstelik bırakın halkın oturma odasını, insanların beynine girmiştir, hatta girmesine imkân sunulmuştur. Bu sektör gelişimin bir faydası olduysa oda bu kesimlerin aslında hiç istemediği bir şeydir. Bu iletişim araçları sayesinde, değerli Aydınlarımız, Gazetecilerimiz ve Bilim insanlarımız sayesinde bilgi dolaşımı çok hızlanmış, bunca kitap yazan hocalarımız, hiç kitap okumayan geniş bir kitleye bir şeyler öğretme imkânı bulmuştur ve Türkiye’nin ve Dünyanın birçok meselesi, çok geniş bir perspektifte kapsamlı olarak tartışılmaya başlanmıştır. Tabi bunu istemeyen kesimler bazı programların, hatta komple kanalların baltalanması ve seyredilmemesi için elinden geleni yapmışlardır. Televizyon ve radyonun ücretsiz ve halka açık olması, hatta büyük Ekonomik getirisi ve yönlendirme etkisi olmasını, parlamenter sistemin kuralları içinde, çıkar birliklerinin çok işine yaramıştır. Bir sürü partinin hazineden trilyonlar alması ile başlayan bayraklı, davullu, patırtılı nutuklarla yapılan panayır görünümlü kafa kol seçimlerimizde, bazı kesimlerin işini kolaylaştırmıştır. Bu seçimlerde uygulanan birçok teknik yanında, görsel medya, etkileme gücü ile, karşı devrimcilere sanal dünya yaratmada, diğer medya organlarıyla beraber çok büyük avantaj sağlamıştır. Bu sektörün Reklâm pastası paylaşımı da, reyting ölçümleri vasıtası ile gerçekleşir. Bugünkü şekliyle, Reyting ölçümleri de, her hangi bir kurala bağlı olmaksızın sadece reklâm veren, reklâm yayınlayan ve reklâm hazırlayanların önceliği ile Türkiye çapında anket benzeri araştırmalarla, bir izleyici ölçümü olarak gerçekleştiriliyor. Bu ölçümün Türkiye'deki tüm izleyiciyi yansıtan değerlerler olduğu var sayılarak mevcut milyarlarca liralık reklâm pastası paylaşılıyor. Bu süreçler sonucu ortaya çıkan bir sürü kalitesiz program ve çeşitli kara kucak üretim ilişkileri, toplumun kültürel kalitesini kör gözüm parmağına yaklaşımlarla olumsuz etkileyen bir etki yaratmaktadır. Bu oluşum öyle ileri gitmiştir ki, yaşam biçimi bilimsel açıdan bakıldığında tasvip görmeyecek karakterler çok büyük ekonomik imkânlara sahip olmuş ve halka büyük ve önem çağrıştıran efektlerle mesajlar verir hale gelmiştir. İşin garibi bu reyting sarması ile gelen kazançtan verilen vergide büyük olduğu için Devlet nezdindede makbul garip bir sosyal sınıf oluşmuştur. Birde bu oluşan sınıfın peşinde koşup bu kişilerin ipliğini pazarlayan bir dal oluşmuş, buda halkımızın kültürel seviyesine büyük katkıda bulunmaktadır. Bu vur patlasın çal oynasın sınıf Türkiye de sosyetemi oluyor şimdi, millet aç gezerken televizyonlardaki bu saltanat ne kadar doğrudur.Bu piyasada dönen paralar bu dünya gerçekliğinde nereden akmaktadır. Bu arada kaliteli ve seviyeli program ve yapımcıları tenzih ediyorum. Aristokrat bir feodal sistemden değil de mutlakıyetten devrim yolu ile gelen ve çok büyük bir dönüşümü gerçekleştiren dahası altında çok büyük bir medeniyet birikimi ve başında bin bir bela bulunan bir millet olarak, yolumuz bilimsel olmalıdır diye düşünüyorum. Her türlü dejenerasyona karşı olmak zorundayız, herkes kendini, toplumsal konumunu ve sorumluluklarını gözden geçirmelidir. Bu reyting sarması’nın ve bazı keyfi kalitesiz programların Türk halkında karşılığı yoktur yani reyting palavradan ibarettir. Biz her şeyi hızlı yaşıyoruz, ABD tarihine bir bakınız, Altına hücum, Toprağa hücum, Petrole hücum derken kaç senede oluşmuştur o karmaşık sistem? Bizde ise 10–20 senede tamam, ayrıca bizde iç dinamikler arasında çelişki çok, onun için kâh kafamıza vurarak kâh yutturarak, kâh susturarak, kâh bastırarak yapılmak zorundaydı. Enflasyon sepetleri, enflasyonist politikalar, ilerliyoruz, büyüyoruz falan filan derken, senelik % 240 a varan yıllık faizler altında varımızı yoğumuzu birilerine kaptırarak bu güne geldik. Sorarım size kim hesabını sorabilir o dönemin, o fonların, enflasyon sepetlerinin ve niye sorulamaz? Aslında biliyoruz hepimiz cevapları, hep aynı terane bırakalım geçmişi biz geleceğe bakalım, iyide hep aynı terane. Şimdide Uluslar arası vahşi kapitalist küreselleşme sarmalının çağdaş temsilcisi, karıncalara belini kırmadan yük taşıtmayı başaran, hitabet ustası AKP’li komprador hareketi ile uğraştık. Laf çok ama insan hakları konusunda mangalda kül bırakmayan batının, emperyalist çıkarları doğrultusunda yoksul milletleri nasıl sömürdüğü ortadadır, aynı dinden görünen ülkelerin birbirine ettiği de. Bir an önce her türlü dejenerasyondan, palavradan arınarak, birlik ve beraberliğimizi sağlamamız, sosyal devlet yapılanmasını adım, adım inşa etmemiz gerekmektedir. Senelerdir uyutulup kadere bağlanan kesimler bilgisiz bırakılmış kişilerdir, kuzu, kuzu esarete doğru gitmektedirler, işin kötüsü bu durumun farkında değillerdir. Fakat Milli bilince sahip, fikri hür vicdanı hür iç dinamikleri oluşturan kesim her şeyin farkındadır ve Milli bilince sahip bu potansiyel güç, gizil durumdadır. Bu nesil Mustafa kemalin insanlık onurunu aşıladığı, ‘’fikri hür vicdanı hür’’ sözü ile özetlediği kavramı iyi özümsemiş ve bu yüzden asla köleleşemeyecek bireylerden oluşmaktadır. Sandık şaibelerinin ayyuka ya çıktığı bu dönemlerde derinlemesine incelemeler yapıldığı takdirde, sanal bazı göstergelere kanan laiklik karşıtı güçlerin, bu gidişle hayal kırıklığı ile sonuçlanan bir final yaşamaları da olasıdır. İleri gelenlerimiz tarafından, Dev finans kuruluşlarının Türkiye’ye gelmesinin önemine övgüler düzülmekte; dünya dümdüz, bu bir gerçek, İstesek de istemesek de dünyada şartlar hızla değişiyor, Globalleşmeye sırtımızı dönemeyiz, Tam tersine küreselleşmenin imkânlarını sonuna kadar kullanmalı, küreselleşmenin merkezinde olmalıyız. Türkiye, gerek reel gerek finans sektörü olarak hızla uluslar arası sermayeyle bütünleşiyor! Gibi Söylevler her yerde duyuluyor. Bu politikaların oluşturduğu genel tabloya bakıldığında, bu ekonomi politik programın, halka değil yerel ve uluslar arası kompradorlara yarayacağı kesindir. Bu söylemler yukarıdaki tespitimi de doğrulamaktadır. Ey halkım, demek ki bu meseleler dışardan böyle gözüküyor, unutma nesillerinin beka sı için bağımsızlık uğruna ölen dedelerimizi! Niye öldü dedelerimiz manda oluverseydik de bitseydi her şey. Uluslararası sermayenin halkı milleti düşünecek hali yoktur, tüketici olduğun kadar kıymetlisin ucuz emek olduğun kadar önemlisin, tüketici olduğunda daha fark edilmedi. Bütçe hala deliktir ve büyüyecektir, tamamı ile dışa bağımlı hale getirildik, Millet gittikçe güvencelerini kaybetmektedir ve millete narkoz gibi, siz boş verin bu işleri, yapacak bir şey yok, her şey güzel olacak din kardeşlerimiz, siz ekmek paranıza bakın diye kulağına üflenmektedir. Yabancılara gırtlağımıza kadar bağımlı olup insanlığımızı, Vatanımızı ve toplumsal onurumuzu kaybettikten sonra ne kalır geriye, ''ekmek parası'' edebiyatı ile şerefini sollayıp, vatanın ve Türkiye Cumhuriyetin satılmasına sessiz kalan sıçanlara söyleyecek bir söz bulamıyorum ben. Zaten bu gibilerin bilmesi gereken şey, o ekmek parasını da onlara vermeyecekler de, kazı öldürmeden beslemek zorundalar ama bu tip kazlar bilgisiz oldukları için bilmeden razı olurlar köleliğe, anlamazlar bile ne olup bittiğini eline kitap ver okumaz tuvalet kâğıdı diye kullanır. Bu gibilerde sever böyle kişileri, yanına gelir, vay benim kardeşim ne büyük adamsın sen, ne çok şey biliyorsun, analar ne yiğitler doğuruyor, ver bakalım oyunu biz seni daha da büyük adam yapalım diyebilirler. Bizim gibiler ise böyle şerefsiz yaşamaktansa ölmeyi tercih eder, ülkemizi ve milletimizi, bu günkü duruma getirenleri gözü kapalı alkışlayan sıçanlar, öldükten sonra bizi hatırlamasa da olur, onlar gibiler onursuz yaşamlarını, sahte vaatler ve iğrenç kandırmacalar içinde onursuz köleler olarak sürdüreceklerdir. Şu sıralarda Medyada, İnsanın karnı doyacak ki onuru ve şerefi düşünecek, lafları her yerde duyuluyor, ne yazık ki insanlar bu iğrenç düzeye düştü ve düşürülüyor. Kamu sistemi, uluslar arası sermayeye çalışan bir mekanizma haline gelemez. Halkın yani ‘’Kamunun’’ denetleme ve hesap sorma hakkı da vardır. Bu yüzden kamu yöneticileri sermayenin sözcüsü ve temsilcisi gibi davranamaz ve kamu sistemini ve varlıklarını özel sektörün hizmetine tahsis edemez. Bu Devleti idare edenler, bütün kesimlere eşit uzaklıkta durmak, hakları güvence altına almak, Milletimizin yaşam standardını arttıracak ve güvenliğini sağlayacak planlamalar yapmak zorundadır. İnsanlarımızın haklarını koruyan yasalar ve bu konudaki uyum yasaları ne durumdadır? Sivil toplum örgütlerinin yasamaya katılım hakkı var mıdır? Halkın yasamaya katılım hakkının olmadığı, halkın oyları ile ayrıcalıklarla donatılmış, astığı astık, kestiği kestik yönetici kesiminin yaratıldığı, örgütlenmelerini tamamlayamamış bir sistemde, halka hizmetten ve Demokrasiden bahsedilebilir mi? Dokunulmazlığı sınırsız, yetkileri sınırsız yöneticilerin halktan ayrıştığı, Demokrasinin olmadığı yerde Demokrasi varmış gibi davranıp konuşanlara ne denir? Bütün bu davranışlar ve uygulamalar sonucunda da, Millet kavramı ucuz emek haline getirilerek basite indirgenmekte, böyle olunca da insan yaşamının kalitesi düşmekte ve Millete hizmet söylemi, oy avcılığı için kullanılan hayalî bir söylem olmaktan öteye geçememektedir. Aslında buradaki sorun, Kemalizm’in Milletini ve nesillerini güvence altına alan, Kollayıp koruyan, milletine hizmet eden ve kendine yeten, Sosyal Devleti mi? Yoksa elindeki her şey uluslar arası sermayeye satılmış, Ekonomisi, Enerjisi, gıdası bile yabancılara bağımlı, halkı ucuz emek haline getirilmiş ‘’köle Devlet’’ mi tercih edilmektedir sorunudur. Kitler batırılmış ve Kamunun borcunu ödeyeceğiz diye Kamunun elindeki bütün varlıklar satılmıştır. Beş paraya satılan kamu varlıklarını alan yabancı sermayeye vadeler yapılmış ve vergi muafiyetleri uygulanmıştır. Özelleştirmeden gelen paralarla kamu borcunun ödendiği söyleniyor, iç ve dış borçlanma sürmektedir. Ne ödendi ne kaldı, Türkiye’nin hali nedir uzman sorusudur. Dış ticaret açığı, cari açık gittikçe büyümektedir, bir taraf tanda özel sektör dış borç almaktadır bunlara kefil kimdir acaba? Her halde devlettir. Bu Devletin kefaleti ile dış borç alan özel sektör, Devlete iç borç vermektedir. Sıcak para girişleri ile ekonominin ayakta durduğunu ekonomistler söylemektedir. Bunun ne kadarı Suudi parası ne kadarı nerden, cevaplanması gereken incelenmeye muhtaç çok önemli bir sorudur. Mavi akım kazığı hala çözülememiş birde zam gelmiştir. Peki, bütün bunlar, Devleti sermaye kesimine ve yabancılara muhtaç bırakacak bir sonuç yaratmaz mı? Tarım çökmüş durumda, Enerji dışa bağlı, ekonomi öyle, gıda öyle, silah öyle, Gıda güvenliği ve Kan güvenliği yok. Devlet içine kapanıp imkânlarını yoklasa ne olacaktır. Bu durum birilerinin işine geliyor herhalde. Küresel kriz büyüyor, her an üstümüzden geçebilir, birileri de hitabet sanatı ile sanal bir dünya sunuyor bize, yutanlara ne denir siz söyleyin. Serbest piyasa ekonomisine karşı değiliz, ama önceden de dediğim gibi. Bu gelişim ve büyüme ön görülürken işin sosyal tarafı göz ardı edilemez. Sosyal çalışma, halka sadaka dağıtıp sosyal konuların önemseneceğini söylemekle de olmaz. Bu mesele vali ve kaymakamlara, halkın ayağına gidin falan filan lafları ile de olmaz. Milletin işgücü maliyetlerini düşürmek için çalışıp, yoksullara 150Ytl maaş verip sonrada vali ve kaymakamlara halkın ayağına gidin sadaka verin diye çağrı yapmak havada kalmış dır. Bu ülkede bir sürü insan sosyal güvenceden yoksundur. Sosyal güvenlik sistemleri bile baştan atılmaya çalışılmaktadır, güney Amerika, Romanya ve daha birçok ülke buna benzer uygulamalardan perişan olmuştur. Muhalefet uzmanlarımızı bir araya getirerek bu konularda uygulamaların sonuçlarının ne olabileceği ve neler yapılabileceği konusunda şimdiden çalışmalar yaparak, kamuyu uyarmalıdırlar. Son zamanlardaki birçok gelişme malum, bu gelişmelerden sonra herkes gevşedi tuhaf bir sessizlik var, bundan sonraki süreç, beni düşündürüyor bu konuda da bir yazım var az sonra bizi ve bütün bu gündemi izlemeye devam ediniz. Yine söylüyorum hepte söyleyeceğim, bu paragraf klişe oldu artık. Bu kadrodan hayır yok bu memlekette hakikaten halka hizmet iddiasında olanlar var ise, bu konudaki tüketiciyi koruma falan filandan öte sosyal yapıyı önemseyip insan hakları bazında ele almalıdır. Bunun hukuki alt yapısını oluşturarak devlet kurumlarını egemenlerin keyfiyetini değil, bireyin haklarını güvenceye alan bir temelde teşkilatlandırmalı ve bunu alenen ilan etmelidir. Bu mesele artık Kamu ve sermaye arasındaki bir sorun halini almıştır. Tabiî ki Kamu’daki kadrolaşmalar ve kamu personelinin yönelişleri çok önemlidir, buna kimsenin niyeti var mı bilmem ama yinede söyleyeceğim, devlet sosyal yapılanma gereğince kurumlarını insan merkezli yapılandırmak için alt yapılarını gözden geçirmeli kadrolarını eğitmelidir. Kısaca bu noktada kamu kamunun haklarını korumak, varlığını ve gelişimini güvence altına almak zorundadır demekteyim epeydir ama bu hükümetin Ekonomi politik programı bunun tam tersini içerdiği için geçmiş olsun inşallah bir dahaki sefere. Not: Bu arada AKP kapatılırsa ve bazı AKP milletvekilleri başka partilere transfer olursa, o milletvekillerini alan partilerin geçmiş niyetlerinin ve stratejilerinin de sorgulanması gerekir benden söylemesi, Yargıtay’ın listesinde olmayanları aldık savunması da geçerli olmayacaktır, en azından benim iki elim ahirette bile o partilerin yakasında olacaktır, bu böyle biline!
|