Sonbahardaki Amerikan seçimlerinden çıkacak sonuç, Türkiye'deki bazı kesimleri şimdiden endişelendirmeye başladı: "Yeni yönetimin baskılarıyla nasıl baş edeceğiz?
Değişecek olan yalnız başkanlık değil, Temsilciler Meclisi'nin tamamı, Senato'nun da üçte biri yenilenecek. Oradaki genel kanı, yönetimdeki ağırlık merkezinin Cumhuriyetçilerden Demokratlara kayacağı biçiminde. Bunun anlamı, Amerika'nın pek kullanmadığı terimlerle de olsa, sanki sağdan sola olası bir kayış olabilir. Aslına bakarsanız, bu bile çok kesin değil. Özellikle, Demokratlar arasında başkan adayının belirlenmesinde yaşanan çekişme yüzünden. Seçim günü olan 4 Kasım'dan önceki büyük kurultaya kadar eyalet devletlerindeki delege seçimleri dolayısıyla, Bayan Clinton' la Barrack Obama arasında gidip geliyor ibre. Birinden biri üzerinde karar kılınırsa, beklenen Demokrat oylarda bir azalma olabilir. Çünkü, ne de olsa, dıştan sık sık söylenenlerin aksine özde muhafazakârlığın ağır bastığı bir toplumun ülkesi Amerika. Melez de olsa "renkli" bir adayı ya da bir kadını koca ülkenin tepesine son derece yetkili bir başkan olarak seçme düşüncesinin nasıl hazmedilebileceği pek belli değil. Genç Demokratların çoğu Obama'dan yana ama, kadınlardan büyükçe bir bölümü pek öyle sanılanın aksine Bayan Clinton'dan yana oy kullanacak gibi değil. Sonucu, eninde sonunda, Demokratlar arasında bile yaşlıların oyu belirleyebilir. Bu açıdan bakınca, orta yaşı çoktan geçmiş olan Cumhuriyetçi aday John McCain' in Bush' tan sonra Amerikalıların " saray " demedikleri Beyaz Ev'e yerleşmesi hiç de yabana atılacak bir olasılık sayılmaz. *** Kim başa geçerse geçsin, Türkiye'nin karşı karşıya kalacağı basınç, Doğu ve Güneydoğu Avrupa'daki "füze kalkanı" gibi sorunlar dışında, daha çok Ortadoğu'yla ilgili olacaktır. Irak'ın geleceği ve özellikle Kerkük'ün statüsü konusunda Washington'la Ankara arasında az çok bir görüş birliğine varılacak olsa bile, asıl sorun İran konusunda çıkacağa benziyor. Türk diplomasisinin bu konuda kesin bir tutum belirlemesi gerekiyor. ABD'de kim ağır basarsa bassın, hiçbiri İran'la ilgili olarak Türkiye'nin Osmanlı'dan beri süregelen yüzyıllarca yıllık ulusal çıkarından ağır basamaz. İran açısından bakıldığında da aynı şey: Neredeyse, coğrafyanın ve tarihin, hatta ekonominin emri olarak, iki ülke barış içinde yan yana yaşamak zorundadırlar. *** Kuzey Atlantik'in ötesiyle kurulan ittifakın emri ise Türkiye'nin, aslında çok uzaklarda olup da zaman zaman çok yakınına konan müttefikine doğru akıl vermesidir. O akıl, "İran konusunda çılgınlığa yer olamaz" diye özetlenebilir. Irak'ta bile başarısızlığa uğramış bir saldırganlık, İran'da köklü bir devlet geleneğinin, küçümsenmeyecek bir teknik kadronun duvarına çarpacaktır.
|