|
Prof.Dr. Mümtaz SOYSAL
|
|
Pazartesi, 25 Şubat 2008 |
|
Akademik yaşamın geleneklerine en büyük darbelerin 12 Eylül döneminde getirilen bazı YÖK işlemleriyle vurulduğunu kimse inkâr edemez.
İdeolojik nedenlerle yapılan ve yüzlerce bilim adamını üniversiteden uzaklaştırıp bazılarının şevkini onarılmaz biçimde kıran bir kadro tasfiyesinden ibaret kalmadı bu darbeler. O zamandan beri sürüp giden ve üniversitelerin geleceğini karartan kurallar da var.
Bunların başında asistanlığın kaldırılması geliyor.
Asistan, biz kürsüdekilerin bütün öğretim süresi boyunca gözlemledikleri öğrenciler arasından o bilim dalının gereklerine en uygun düşeceğini kestirerek akademik yaşama heveslendirdikleri kişi olurdu çoğu zaman. Başka adayların da katıldığı sınavlar genellikle bu tercihi doğrulardı. Şimdiki araştırma görevliliği, iyi akademisyen olabilecek genci mesleğin başlangıç aşamalarında yalnız bıraktığı için, "usta-çırak" ilişkisine dayanan asistanlığın yerini tutmuşa benzemiyor.
Bugünlerde, akademisyen seçme konusunda yeni YÖK'ten gelen tuhaf bir yöntem esintisi: Araştırma ve öğretim görevlileriyle uzman ve okutmanların hepsi öğrenciler gibi merkezi sınav sistemiyle alınacak, kim hangi üniversitenin puanını tutturursa oraya gidecekmiş.
Yöntemin nasıl bir sonuç vereceği belli değil ama, benzeri başka yerde görülmemiş acayip bir "yenilik" olduğu kesin.
Öte yandan, bu ülkenin geçmişinde sık görülen yöntem: Başkalarının isteklerini yenilik diye yerine getirmek. Örneğin AB'nin isteği üzerine Vakıflar Yasası yenilendi. Osmanlı dönemi bunun çeşitli örnekleriyle doludur. Tanzimat paşalarının hepsi özellikle gayrimüslim azınlıklar konusunda dıştan istenenleri yerine getirerek koltuklarında kalabildiler.
Ancak, onlar verilenin karşılığını alır, falanca devletin desteğini sağlar, hatta ülkeyi Avrupa "camia" sının üyesi saydırırlardı. Şimdi ise, dış istek üzerine Vakıflar Yasası değiştirildiği halde sıfıra sıfır, elde var sıfır. Tam tersine hâlâ "Türkiye AB'ye üye olamaz" deniyor. Yüzlerine kapatılan kapılar önünde ödün vermek için çırpınan bizimkiler gibi devlet adamları görülmemiştir.
Kuzey Lefkoşa'daki devlet başkanı Talat , gazetecilerin "KKTC'nin de Kosova gibi bağımsızlığını ve tanınmasını mı istiyorsunuz" sorusunu "Hayır, Kıbrıs sorununun çözümlenmesini ve tüm adanın AB üyesi olmasını istiyorum" diye yanıtlamış. AB'ye girmek uğruna bağımsız devletini tanıtmaktan vazgeçip federe birim olarak yanı başındaki yönetime yamanmak isteyen ve yabancıların yazdığı çözüm planını yeni ödünler vererek kabul etmeye hazırlanan bir başka cumhurbaşkanı duydunuz mu siz?
Böylesi hiçbir yerde hiçbir zaman görülmemiştir.
|