|
DOMINIQUE DE VILLEPIN , Chirac döneminin son başbakanlarından biri. Geçenlerde bir konferans için Türkiye'deydi.
Fransa Büyükelçiliği'nde şerefine verilen bir yemekte söz, ister istemez, AB'yle ilişkilere gelince, Ankara'nın tam üyeliğinden yana olduğu halde, şunu söylemeden edemedi: "Ülkeniz konusunda Avrupa'da yaygın bir korku var; büyük ve kalabalık olmanız korkutuyor insanları. Kırk küsur milyonluk Polonya bile adaylık döneminde korkutmuştu. Korkanlar haklı çıktılar; Polonyalılar hep bir şeyler ister, bir şeylere sürekli itiraz eder durumdalar."
Başbakan Erdoğan "ın "Her aile en az üç çocuk yapmalı" dediğini okuyunca neler düşündüğünü bilmiyoruz; olsa olsa dile getirdiği korkunun biraz daha artacağını düşünmüştür.
Kabul edelim ki, konuk politikacı nezaket gereği sorunun o yönüne değinmemiş olsa da, Avrupalının korkusu nicelikten çok nitelikle ilgilidir. Eskiden yüzde 3'e yaklaşan nüfus artış oranı artık yüzde bire yakın düzeye indirildiği halde işsizliğin resmi rakamlara göre bile yüzde 10 civarında gezindiği, hatta gizli işsizliğin bu oranı ikiye katladığı, siyasetin sadaka yöntemleriyle muhtaç insanların oylarını almaya dayandığı, borçların faizlerini ödemek için varının yoğunun satıldığı bir ülke Avrupalıyı korkutmaz mı?
Hele ulusal gelirden kişi başına düşen pay, türlü çeşitli istatistik yöntemlerine karşın yine de birleşmiş kıtanın en düşük gelirli toplumuna yetişmekten çok uzak kalmaktaysa?
Daha önemlisi, gerçek "mürşit" inin akıl ve bilim mi, yoksa hurafe ve cehalet mi olacağına karar verememiş bir toplum söz konusuysa?
Üstelik, densizlik ve izansızlık aynı toplumun sözde seçkin kesimlerinde kol gezmekteyse? Dokuzuncu Cumhurbaşkanı "üç çocuk" düşüncesine karşı çıkıp "Üç çocuk sokak çocuğu olur" deyince iktidarın yüksek rütbeli bir politikacısı, Demirel "i ömrünün sonunda bu noktada görmek son derece üzücü" diye hoyratça bir laf edebiliyorsa, niceliğimizden korkanlar insanlarımızın bu niteliksizliği konusunda da ürküntü geçirmezler mi?
Avrupa Birliği'ne tam üyelik ufku bütün bu nedenlerle gitgide kararırken, sanki her şey yolundaymış ve sonuca tek bir adım kalmış gibi, şimdi de Kıbrıs sorununu çözmeye sıra gelmişe benziyor. Daha doğrusu, çözümü Kuzey Kıbrıs'ı yönetenlerin himmetine havale etmeye. Öyle anlaşılıyor ki, Talat ile Hristofyas tarihsel ve ideolojik ahbaplıklarından yararlanıp birleşerek kol kola Avrupa'ya gidecekler, Türkiye de onları seyredecek, öyle mi?
Kıbrıs gibi son derece "haklı ve güçlü" olduğu davayı bile kaybedecek bir Türkiye, cüssesinin verdiği ürpertiye bir de bu beceriksizliği eklerse, artık korkutucu olmaktan çıkar ve sadece gülünçleşip AB'nin alay konusu olur.
|