|
Prof.Dr. Mümtaz SOYSAL
|
|
Cumartesi, 05 Ocak 2008 |
|
Hiç kendi devletinin adını söylemekten çekinen bir devlet başkanı duydunuz mu? Anayasası varken ve o anayasayla göreve gelmişken bunu ortadan kaldıran bir plana "evet" deyip halkına da dedirtmiş olan bir başkan?
Halkının kurtuluşunu ve cumhuriyetinin kuruluşunu sağlayan bir devletten kopup daha birkaç yıl öncesinde kendi insanlarına karşı katliama kalkışmış bir toplumla birlikte AB'ye girmeye kalkışan?
"Böyle şey olur mu?" demeyin. Oluyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin şimdiki başkanı, son Ankara ziyaretinde görüldüğü gibi, ne resmi konuşmalarında ne de kişisel demeçlerinde başında bulunduğu devletin adını söylemekten bile özenle kaçınmış. Hep "Kıbrıs Türk tarafı" demekte.
Öyle bir söz var aslında. Birleşmiş Milletler zemininde yapılan ikili görüşmelerde eşitlik olsun diye, "Kıbrıs Türk tarafı" ile "Kıbrıs Rum tarafı" ndan söz edilir; metinlerde bu deyimler kullanılır.
Rumların buna razı oluşlarında şaşırtıcı bir şey yok, zira görüşme masası dışında başka her yerde adları "Kıbrıs Cumhuriyeti" dir. Hem de kuzeyinde sözünün geçmediği ve "yetki" sinin bulunmadığı bir adanın bütünü adına. Resmi metinler, o topraklardan "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin otoritesinin kullanılmadığı arazi" olarak söz eder. Rumların ve Yunanistan'ın buna razı oluşlarını anlamak mümkün de KKTC ve onu resmen tanıyan Türkiye Cumhuriyeti için öyle mi?
Peki, bizim taraf müzakere masasına oturmak için bu adın resmen kullanılmasını şart koşsaydı, masaya hiç mi oturulmazdı?
Kısa bir süre için, belki evet, oturulmazdı? Kim zararlı çıkardı bu durumdan? Adanın güneyine şöyle ya da böyle, sonuçta "fiilen" egemen olmuş olan mı, yoksa çözüme varılmasını bir an önce sağlayıp yine "şöyle ya da böyle" o topraklara yeniden dönmeyi özleyen taraf mı? Dolayısıyla, masaya oturmak için kuzeydeki devlet adının mutlaka kullanılmasında ısrar etmeyenler sonuçta zararlı çıkmış o ve "Kıbrıs Türk tarafı" sözü yarım kalmış bir çözümün ve güçbela kabullenilmiş aşağılayıcı bir uzlaşmanın belirtisi olarak yerleşmiştir.
Ankara'nın Kıbrıs'taki büyük hatası, uluslararası antlaşmalarla hukuken "haklı" olduğu ve askeri dolayısıyla da "güçlü" bir soruna ağırlığını koyamamış olmaktır. Kendisini "suçlu ve zayıf" hissetmesi için hiçbir neden yoktu.
Hiç değilse bundan sonrası için, geçerli ve sürekli olabilecek çözümü olanca açıklığıyla belirtip onda ısrar etmek gerekiyor. Bu ise adada iki egemen devletin varlığının karşılıklı olarak tanınmasını ve o iki devlet arasında imzalanacak barış, saldırmazlık ve iyi komşuluk anlaşmalarının geçmişte olduğu gibi üç devletli bir güvence mekanizmasına bağlanmasını istemek demektir.
AKP ve CTP iktidarlarını buna zorlayamamış olmak koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne hiç yakışıyor mu?
|