Şifremi unuttum üye/Kayıt Olmak istiyorum
Giriş
09
Ekim
2008
Önsayfa arrow Yazarlarımız arrow TARİHTE TARAF OLMAK!
TARİHTE TARAF OLMAK! Yazdır E-posta
Nurten AKYAZILILAR - nurtenakyazililar@dengeli.com   
Çarşamba, 23 Temmuz 2008

Nurten AKYAZILILARATO Başkanı Sinan Aygün’ün Ergenekon kapsamında tutuklanması sonrasında Nazlı Ilıcak 10. Yıl Marşımızı Ergenekon’a delil gösteren bir makale yazmıştı. Kısa bir süre önce Fatih Altaylı’nın programına katılan türbanlı Nuray Bezirgan da Atatürk’ü sevmeyip, Humeyni’yi sevdiğini söylemiş; gerekçelerini açıklarken de Bezirgan’ın aslında tarihimizi bilmediğine tanık olmuştuk.

Onlara kızmamamız gerektiğini küçük bir örnekle aktarmaya çalışacağım. Tarih ile Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bölümlerini bitirmiş, Atatürk Enstitüsü’nde “Avrupa Birliği’nin Tarihle Barışma Politikaları ve Ermeni Meselesi” üzerine lisansüstü tezini tamamlayan, Ayşe adında birinin yazılarından alıntılar yaparak asıl tartışılması gereken durumu dikkatlerinize sunmak istiyorum.  Agos, Radikal ve Taraf gibi gazeteler başta olmak üzere bu yönde yayın yapan birkaç küçük internet sitesinde de tarih ve siyaset içerikli yazılarıyla belli bir ölçüde topluma hitap eden Ayşe, Sabancı Üniversitesi’nde hocalık da yapmış. Kendisini tanıyanlar olduğu kadar eminim yanlı basının ne dediğini dikkate almadığı için tanımayan oldukça büyük bir kitle de mevcuttur. 

Yazılarının genelinden, Ayşe’nin de Atatürk’ü sevip saymadığı sonucuna ulaşabiliriz. Hatta bu durumda Bezirgan’ı belki açık sözlülüğünden dolayı ayrı tutmak bile gerekebilir. Yazılarında ısrarla Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ soyadını kullanmayıp sadece ön adı olan Mustafa Kemal’i kullanıyor. İnönü’yü daha çok takdir ettiğini; “Mustafa Kemal'in yemek masasında aldığı pek çok mantıksız kararı, sabahleyin İsmet İnönü’nün düzelttiği bilinir” ifadesinden anlayabiliriz. Atatürk’ü alkolik mertebesinde gösterdiği yazılarından biri şöyle:

Halifeliğin ve Sultanlığın tarihine ilişkin gece yarısına dek süren uzun konuşmasından sonra bile önergeye son halini veremeyen komisyona, iki gündür mutat akşam yemeklerini kaçırdığı için sinirleri iyice gerilmiş olan Mustafa Kemal'in bir sıranın üstüne çıkarak ‘...Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir’ şeklindeki ünlü nutkunu attığı bilinir”…  

Ayşe, Atatürk’ü; doyumsuz, haris, hırsları uğruna çevresindekileri kolayca harcayan hatta öldürülmelerini sağlayan, dini belirsiz, diktatör bir kişilik olarak anlatıyor. Kurtuluş Savaşı’nın emperyal güçlere karşı verilmediğini kaydeden Ayşe, bu mücadele sırasında Atatürk’ün sadece basit bir asker olduğunu ifade ediyor. Çanakkale Savaşı’na para karşılığı giren Osmanlı’nın bu savaşta başarılı olmasındaki etkeni; komutan Liman von Sanders, asker ve mühimmat ile coğrafyanın da ev sahibinden yana olmasına bağlayan Ayşe, savaş sonucu için; “Elimizde her milli buhranımızda tepe tepe kullanacağımız şanlı bir ‘Çanakkale Zaferi’miz vardır artık…” diyor.

 

‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik” yaptığımıza dikkat çeken Ayşe, “Kemalist Güzelleme: 10. Yıl Marşı” ara başlığıyla, “Aradan yıllar geçti, doğru dürüst bir ikinci marş bestelenemediği için olsa gerek 1990’larda Güneydoğu’da kan gövdeyi götürünce Cumhuriyet’in bekasına ilişkin kuşkulara kapılan kesimler tarafından tozlu raflardan indirildi ve yeniden dolaşıma sokuldu. 28 Şubat 1997’de TSK tarafından RP-DYP Koalisyonu’na verilen muhtıra sonrasında ise adeta Kemalist bir meydan okumaya dönüştü. O tarihten bu yana Türkiye’yi iç ve dış düşmanların saldırı altında hisseden kesimler, 10. Yıl Marşı’nı topluca okuyarak kendilerini güçlü hissetmeye çalışıyorlar. Aynen mezarlıktan geçerken ıslık çalanlar gibi… (!)” diyor…

 

Bu yazılarını okuyup, doğru-yanlış irdelemesine gidemeyen Bezirgan gibileri elbette Atatürk’ü sevmez, tarihimizi yanlış bilir ve Ilıcak gibi biri de 10. Yıl Marşımızı Ergenekon’a delil koyar, değil mi?

 

TÜRKİYE’NİN ULUS-DEVLET YAPISINA DIŞ ETKEN TEHDİTLER YOKMUŞ!

Türkiye’nin ulus-devlet bütünlüğünü tehlikeye sokan AB-D oyunları olmadığını, bunların sadece Türklerin ‘komplocu paranoyak haleti ruhiyesi’ olduğunu kaydeden Ayşe, “Geçmişin şanlı tarihi ile ‘başına çuval geçirilen’ bugünün dünyası arasında sıkışmış olan Müslüman-Türk kimliğinin bulduğu panzehir ise rasyonel temelleri olmayan aşırı bir büyüklenme duygusu oluyor. Bugün neredeyse her Türk vatandaşı ülkesini, dinini veya milletini bölmeye yönelik gizli, açık, sivil, askeri, dini, rasyonel, irrasyonel, yerli, yabancı, her türlü yıkıcı faaliyet karşısında daima uyanık olmak zorunda hissediyor” diyor. Yani emperyal güçlere ve irticaya dikkat çeken; Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Eşref Bitlis ve daha niceleri öylesine öldürülüvermişler; söylediklerinin bir anlamı yokmuş, komplo teorisi faso fisolardan ibaretmiş, öyle mi?

19. yy'ın emperyalist paradigmasının çok daha inceltilmiş küresel paradigmalarla yer değiştirdiğini belirttiği yazısında, “Türkiye'de bazıları için tarih, 20. yy'ın başında dondu kaldı. Buna bir de Batı'nın modernleşme düzeyine bir türlü erişememenin ezikliği eklenince, Batı ile yaşanan her zorlukta, azınlıkların demokratik taleplerini her dile getirişlerinde, durumun nesnel bir analizini yapmak yerine ‘Tabii, amacınız Sevr'i diriltmek’ demek adetten oldu. Dahası, bu makus tarihin tekrar edeceğine olan sarsılmaz inanç mazohist bir nitelik kazanarak toplumsal kimliğimizi iğdiş etti” diyerek, düşüncelerini şöyle açıklıyor:

“Cumhuriyet'in 80 yıllık Kürt meselesinin mantığını kavramak işine gelmeyince "ABD, Ortadoğu haritasını yeniden çizmek için Kürtleri kışkırtıyor" demek; din ile modernlik ilişkisini tarihsel ve sosyolojik olarak tahlil etmekte zorlanınca "ABD, Türkiye'ye ılımlı İslam Cumhuriyeti rolü biçti, bunun sonu şeriattır" demek; karmaşık ve çok yönlü uluslararası ilişkileri anlamakta güçlük çekince "Batı Sevr Anlaşması'nı hiçbir zaman masadan kaldırmadı ki" demek; Avrupa Birliği'nin insani, hukuki veya ekonomik kriterlerine uymak için çok emek vermek gerekince "AB, Türkiye'yi eyaletlere bölerek yok etmek istiyor" demek; Karadeniz bölgesindeki faşizan milliyetçi kabarmanın vahametini gözden kaçırmak gerektiğinde "Pontus devletini canlandırmak isteyen yabancı istihbarat örgütleri bölgede cirit atıyor" demek sıradan bireyler söz konusu olduğunda anlaşılır ve kabul edilebilir, ama bilgi kaynakları çok daha geniş olan kesimlerin zihniyetlerini tahlil etmeye cidden ihtiyaç var.”

Ama nedense bu konuların tartışıldığı televizyon canlı yayın programlarında kendisi de dahil, Ayşe’nin bahsettiği o bilgi kaynakları çok geniş olan kesimleri görebiliyor muyuz?  Bu yazdıklarını yine bu işin karşıt düşüncedeki uzmanlarıyla kurulmuş platformlarda tartışabilir mi?

Azınlıklar meselesinin sadece yabancıların kışkırtması sonucu ortaya çıkmadığını, gerekli reformları gerçekleştiremeyen Osmanlı’nın parçalanmasının mukadder olduğunu kaydeden Ayşe, “ "milliyetçilik çağı" diye adlandırılan o dönemde, farklı dil ve etnisiteye sahip her topluluğun devlet kurma hakkı meşru görülüyordu. Ama bunu (Sünni) Müslüman-Türk kurucu kimliği bir türlü kavrayamadı” (!) şeklinde eleştiriyor.  Yani Ermenilere ver, Rumlara ver, Kürtlere ver, niye cehalet yapıyorsun mu, demek istiyor?

Ulus ve millet kavramlarının 18. yüzyılda Amerikan ve Fransız devrimlerinden sonra ortaya çıkan gayet modern kavramlar olduğunu ifade eden Ayşe, “Dahası ‘Türk milleti’ kavramı Batı’dakinden de 200 yıl sonra çıkmıştı. Ama daha ilginci, Batı’da önce ulusal bilinç oluşur sonra ulus-devletler kurulurken, bu topraklarda önce ulus-devlet kuruldu, ardından da bu devlet için bir ‘Türk' ulusu yaratılmaya girişildi. Ne hikmetse bu yaratma süreci hala tamamlanamadı. Ancak projenin yürütücüleri bile ‘Türk’, ‘Türklük’ ve ‘Türk milleti’ konusunda net bir tanıma sahip değilken, ‘tahkir ve tezyif’ faslından en ağır cezaların kesilmeye devam etmesi tam ‘Türk işi’ olmalı” şeklinde gayet hür’ce eleştirebiliyor.

 

TÜRK DEVLETLERİNİN ŞANLI GEÇMİŞİ SADECE EFSANEYMİŞ!

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk milletini Nuh’un oğlu Yafes’e kadar götürdüğüne dikkat çeken Ayşe,  “Türklerin en büyük ‘milli’ hasletlerinden birinin ‘devlet kurmak’ olduğu iddiası sadece Mustafa Kemal’i değil, daha pek çok kişiyi derinden etkilemiş olmalı çünkü halen Cumhurbaşkanlığı forsunda, 16 Türk Devleti’ni simgeleyen 16 yıldız ile ortada 17. Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeleyen güneş figürü var. Hâlbuki yazının başında saydığımız kriterleri kullanırsak bugüne kadar kurulmuş ‘Türk’ devletlerinin sayısı 200’e ulaşır ki, bu kadar çok devlet kurmak, aynı zamanda bu kadar çok devlet batırmak demek olduğu için bunda övünecek bir yan pek yok. Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 devlet arasında hangi tanımdan hareket edersek edelim, Türk saymakta zorlanacağımız devletler var” şeklinde eleştiriyor.

 

Cumhuriyet tarihi boyunca, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasında, toplumsal muhalefetin bastırılmasında en çok kullanılan iki bahaneden birinin ‘irtica’ diğerinin de ‘bölünme’ olarak gösterildiğini belirtiyor. Tarihimize ‘31 Mart Vak’ası’ olarak geçen ayaklanmayı örnekleyerek, bunun aslında ‘alaylı’ askerlerin ‘mektepli’ askerlere yönelik bir gövde gösterisi olduğunu kaydedip, “Ayaklanmayı planlayanların o günlerde kitleleri en kolay harekete geçiren unsur olan dinsel söylemleri kullanmaları, bugün resmi tarihçilerinin ‘irtica tehlikesi’ söylemine uygun malzeme sunmuştur” diyor. Tıpkı Çanakkale Savaşı yazısındaki gibi resmi tarihçilere göre Mustafa Kemal Atatürk’ün, Hareket Ordusu’nun kurmay subayı göründüğünü, oysa o dönemde ‘kolağası’  rütbesindeki birinin ‘kurmay’ subayı olmasının pek mümkün olamayacağını vurgulaması ayrıca dikkat çekiyor.

 NÜKTELİ-CİNASLI YAZILAR ARDINA SAKLANAN DÜŞÜNCELER

26.10.2003 tarihinde “Savulun Iraklılar, Türkler geliyor!” yazısında her zamanki basit nüktelerini kullanmış.  Kaşgarlı Mahmud'un Türk ordusunun gücü üzerine yazdıklarını alıntılayarak, “tüm dünyaya ilk müjdeyi verebiliriz: Amerika'nın yanında Irak'a gidecek olan ordu öyle sıradan bir ordu değildir, hani tabiri caizse Allah'ın ordusudur!” diyor.  Kazvini'nin,‘Türkler size dokunmadıkça onlarla mütareke halinde olunuz’ hadisine yer vererek, “Bizden uyarması, yoksa fena olur!” diyerek yazısını sonlandırıyor.

Kedileri ve köpekleri anlattığı bir yazısında, İstanbul’da kedilerin sahip olduğu saltanatın, Osmanlılar tarafından fethedildiği tarih olan 1453 yılı birlikte köpeklere geçtiğini ifade eden Ayşe, bir başka yazısında ise Milliyet gazetesinin 29 Ekim 1929 tarihli bir haberine gönderme yaparak, o dönemde Türklüğü tahkir sonucunda açılmış davayı, “KÖPEĞİN ADI TÜRK OLURSA” başlığıyla veriyor…

 ERMENİLERE SOYKIRIM ÖZRÜNÜN DİLENMESİ, KÜRTLERE DE FEDERASYON HAKLARI TANINMASI GEREKTİĞİNİ ANLATIYOR…

Ermeni ve Kürt meseleleri üzerine Türkiye’nin hatalı politika izlediğini ifade eden Ayşe, Kürt Meselesini kısaca, “ ‘iyi Türkler’in kafasında, Bağımsız Kürdistan'ın bir ‘Yahudi komplosu’ olduğu, kurulacak devletin "Küçük İsrail" olacağı paranoyasını doğurmak ve böylece Irak Kürtlerinin en meşru taleplerini Türkiye'nin bütünlüğü için tehlike olarak görmek hiç de zor olmadı” şeklinde değerlendiriyor.

Ermeni meselesinde ise soykırım yapıldığını dikkate alıyor. Ermenilere karşı cinayet vb. biçiminde suçlar işleyen devlet görevlileri aleyhine açılmış soruşturmalara ait tek bir belge bulunmadığına dikkat çeken Ayşe, Ermeni mallarına ait işlemlerin de sözde yapıldığını belirterek, Ermenileri öldürenlerin, Ermeni malları ile ödüllendirildiğini kaydediyor. 2 Şubat 1927’de çıkarılan bir kararname ile daha önce ‘milli şehit’ ilan edilmiş olan Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in eşi ile çocuklarına İstanbul'da Ermenilerden kalan 20 bin lira değerinde gayrı menkul tahsis edildiğini, Aralık 1927’de tehcir suçlusu Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in geride bıraktığı ailesine Ermenilerden kalan mallar verildiğini kaydederek, “Tahsisler bununla kalmadı, tehcirde en kanlı eylemlere imzasını atmış kişilerden Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Dr. Bahaeddin Şakir, Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve Tiflis’te Cemal Paşa’yla suikasta uğrayan yaveri Nusret Bey'in ailelerine Ermeni malları verildi. Ama daha vahimi evlerinden birinin üzerine Cumhuriyet’in sembol binalarından biri olan Çankaya Köşkü el konmuş bir Ermeni arsasına inşa edildi! Anlayana bunlar çok şey söylüyor” diyor.

O yıllarda nedeni ne olursa olsun Ermenileri üzen şeyler yaşandığının açık olduğunu kaydeden Ayşe, “ "İhanet" gibi siyasi nedenleri ileri sürerek Osmanlı yönetimini haklı çıkarmaya kalkışmak ise kuruluşunu Osmanlıya başkaldırarak gerçekleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti açısından kendi özünü inkar etmek demektir” diyor. “Suç ve Ayıp Kültürleri” başlıklı yazısında, daha da ileri giderek, Türklerin geçmişe dönük sorumluluk duymaması ve özür dilememesinin gerekçesi olarak İslam dinini şöyle sorguluyor:

“Son 15 yıl içinde, Batılı liderlerin 300 kadar politik ve tarihsel suç için özür dilemesini "Hıristiyan kavramlarının sekülerleşmesi" olarak küçümsemek yerine, bunu Batı toplumunun kendi kültürel mirasını toplumsal gelişme yolunda kullanma yeteneğinin yüksekliğine bağlamak doğru olur. İslam'a göre ise "İlk Günah" yapanla sınırlı kalıyor. İslamiyet'te kimse başkasının günahından sorumlu tutulmaz, çünkü suç kişiseldir. Dolayısıyla, ileriki kuşakların geçmiş kuşakların yaptıklarından mesul tutulması, hele hele onlar adına özür dilenmesi gibi şeyler İslam kültürüne yabancıdır” diyor.

 MİLLİYETÇİLİK YAPILMAYARAK ‘BİRLEŞİK KIBRIS’ KURULMALIYMIŞ

Günümüzde halen tartışılan Kıbrıs meselesi üzerine 4.5.2003 tarihinde kaleme aldığı, “Birleşik Kıbrıs'a doğru” yazısında; her iki tarafın da hatalarına değinerek, “Hissedilen o ki milliyetçi şahinler duruma müdahale etmeye kalkışmazlarsa birleşik Kıbrıs'a biraz daha yaklaşıldı” diyor. Genç kuşağın vatan hainliği ile gelecek endişesi arasında sıkıştığını, eski kuşağın birleşik Kıbrıs idealinden uzak olduğunu şöyle açıklıyor:

 Denktaşgiller bu dönemde yaşanan trajik olaylara aşırı vurgu yapar ve katliamların acısını diri tutmaya çalışırlar. Örneğin küvet katliamlarının kanlı görüntülerini belleklerimize silinmemecesine kazırlar, nasıl enklav'lara hapsedildiklerini, … en dramatik sözcüklerle anlatırlar. İlkokul çocuklarını her yıl Barbarlık Müzesi'ne götürerek "Rumların ne kadar vahşi olduklarını" küçücük beyinlerine kazırlar… Erenköy'de, Baf'ta, Beşparmak Dağları'nda yaşamını yitiren şehitlerin destansı hayat öyküleriyle büyütülen genç kuşaklara, onların davasını takip etmek için and içmekten başka yol kalmamıştır. Türkler kanlı olayların suçlusu tedhişci EOKA B örgütü ile kurtuluş savaşı kahramanı EOKA'yı ya da bağımsızlık yanlısı Makarios'u birbirinden ayırmazlar ve olanlardan tüm Rumları sorumlu tutarlar. Buradan hemen "1974 Barış Harekatı"nın getirdiği huzur ve güven ortamına geçerler ve bunun ne pahasına olursa olsun korunmasının gerekliliğini vurgularlar. Mümkünse Türkiye ile "entegrasyon" en büyük hayalleridir.”

 

Ayşe’nin Atatürk’ümüzü onayladığı nokta; o dönemin şartlarına göre kabul edilmesi gereken Misak-ı Milli sınırları için söylediği sözleridir. Bu mesele konusunda Atatürk’ün sonradan söylediği sözleri dikkate almayan Ayşe, Ata’nın vefatı sonrasında gelişen olaylar üzerine Hatay’ın sınırlarımız içine alınmasına, “Misak-ı Milli'ye göre 'dışarıda' olan Hatay'ı ilhak etmek 'milli görev' oluverdi!” diyor. Milliyetçi oyları kapmak uğruna 'Musul'u unutmadık', 'Kerkük Türk'tür' diye haykırıldığına dikkat çekerek, “Daha 1878'de İngilizlere armağan edilen, Misak-ı Milli'de ve Lozan'da sözü bile edilmeyen Kıbrıs'ı, Avrupa Birliği'ne meydan okumak için ölümüne bir savaşa konu ediyoruz. Hangi amaca hizmet ettiği belli olmayan bu işleri yaparken de, tarihi bir belge halkın duygularını galeyana getirmek amacıyla sürekli istismar ediliyor. Halbuki, Mustafa Kemal'in dediği gibi Misak-ı Milli'nin hudut meselesi değil, ülkede yaşayan insanların menfaatları meselesi olduğunu anlamanın zamanı geldi de geçiyor” diyor...

 

Ayşe’nin bir eğitimci ve yazar misyonu olduğunun altını çizerek, söylediklerini dikkate alırsak karşımıza nasıl bir Atatürk, nasıl bir Türkiye ve nasıl bir Türk ulusu çıktığının yorumlarını değerli okurlarımıza bırakıyorum…  Hür’ce yazılarını yazmaya devam eden Ayşe, ‘Topal Osman’ konusundaki yazısından yargılandıktan sonra, “5187 Sayılı Yeni Basın Yasası'nın 3. maddesinin birinci fıkrasındaki "Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir" ifadesi laf olsun diye mi konmuştur?” diyerek sitem ediyor. Yazılarında Türk Tarih Kurumu yerine Tarih Vakfı, Taner Akçam ve Orhan Pamuk gibi isimleri refere eden tarihçinin misyonu zaten bellidir…  Tek varlığı olan canını ortaya koyarak savaş veren Türk halkının azmi ve inancıyla kurulmuş, toprakları kanıyla yoğrulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bu ulusu baştan yaratan ulu önder Atatürk’e saldırılabilen kişiler bu kör cesareti nereden alıyorlar?

 Bir Hikaye:

Malatya'ya Uzman Sıfatı ile getirilen iki yabancı, bulundukları ilçedeki kaymakamı ziyaret ederler... Ziyaret sebepleri akşam davet edildikleri baloya iki partner ile gitme istekleridir...
Kaymakama durumu bildirirler... Kaymakam böyle bir istek karşısında şaşırır ve onlara falanca yerdeki bara gitmelerini salık verir... Bunun üzerine iki dost ülkeli yabancı yanlarına tercümanlarını alarak yola koyulurlar önce bara oradan da Malatya'daki geneleve giderler....
Geneleve girdiklerinde ilk dikkatlerini çeken, dans eden Kezban olur.... Tercümanlarına Kezban'ı istediklerini söylerler.... Kezban iki yabancıya baktıktan sonra tercümana " Müthiş yorgunum mazur görsünler" der... Bunun üzerine tercüman, " ne demek, sen bu mösyölerin kim olduğunu biliyor musun?" der... Kezban ise " ben oro**puyum ama bu mösyöler kim olursa olsun arzularını yerine getirmeyeceğim" der…
Genelevdeki diğer kadınlar şaşkın... Kezban'ı herkes para canlısı biri olarak bilirdi... Tercüman bunun üzerine polis çağırır.... Gelen yaşlı polis "mösyöler seni dans ederken görmüşler ama sen onlara yorgunum demişsin, neden bahane yaratıyorsun. Mösyölerin isteğini yerine getir" der... Kezban da " bahane yok, sadece istemiyorum" der... Polis "senin için kötü olur" deyince artık Kezban dayanamaz ve
- "BEN GAVURLARA OR***PULUK YAPMAM POLİS BEY!.."  der… Herkes susuyor, iki yabancı alık alık bakıyordu... Kezban ise yumruklarını sallayarak söyleniyordu: - "BEN GAVUR OR***PUSU DEĞİLİM, POLİS BEY!... BEN TÜRK O**SPUSUYUM!.."  Diğer kadınlar başlarını önlerine eğmişlerdi. Yaşlı polis ise gözlerindeki ıslaklığı göstermemek için ağır ağır bahçeye çıkarken Kezban hala bağırıyordu: - "BEN GAVURUN ALTINA YATMAM, POLİS BEY! der.....

 Son Söz:

Nüfus cüzdanında her TC yazan Türk değildir…


2 Okuyucumuz düşüncesini yazıya döktü.
_AHMET_
17 Ağustos 2008 15:13 31
Başarı Göstergesi: +1

Nazlı ILICAK ı muhattap kabul ederek şu kadının adını dahi buraya yazmayın lütfen..

Başarısız
Başarılı
ŞABAN KAYACI
24 Temmuz 2008 22:42 01
Başarı Göstergesi: +4

Taraf olmak". Bende tarafım, ülkemden yana, bağımsızlıktan yana. sayın Akyazılılarlardan yanayım. Ben milletimden tarihimden yanayım. Ben bu topraklarda özgürce haykırabilmekten yanayım, yaylalarındaki pınarlardan kana kana su içebilmekten yana, ormanlarımda gezebilmekten, çiçeklerimizi koklayabilmekten yana.. Sahillerimizde güneşlenebilmekten bir çok medeniyetin bıraktığı izleri görebilmekten yanayım. Boğazda balık ekmek yemekten, vapurlara bakabilmekten yanayım..Ben , "AYŞE" den yana değilim. Ben demokrasiden de yana değilim, insan haklarındanda... ben bıktım bu emperyalist yalanlardan. Ben bu kadar büyük ve etkin bir millet olmuşken tarihte, bu miskinlikten de yana değilim. Ben AŞYE gibileri yetiştiren besleyenlerdende yana değilim, onlara bu topraklarda yaşama, düşünme, çoğalma hakkı vermektende yana değilim. Ben ARAP geleneklerini din zannı ile insanımıza ezberleten "din" den de yana değilim. Ben ALLAH tan yanayım.. Ben benden yanayım. bizden yanayım...BEni de bizide sömürenlerden yana değilim...Ben Senden yanayım sayın, NURTEN AKYAZILILAR. ALLAH ,allah ADINI KULLANIPTA MİLLETİMİZİ KARANLIKLARDA BIRAKANLARI YOK ETSİN. Başka ne diyim.

Başarısız
Başarılı

 
  küçült | büyült
 

busy
 
   
Zafer YÜCEL
Zafer YÜCEL Hasta hakları koca bir palavradır... Türkiye de senelerdir hemofili sorunu yaşanmaktadır. Birçok il’e yayılan mevcut hasta sayısının 3.500 ...
     
Gül KÜLCÜ
Gül KÜLCÜ Şehit Yakını Olmak... Genellikle üç subay gelir. Yüzleri acıyla gerilmiş üç subay. Birisi mutlaka psikoloji eğiti...