|
Emperyalistlerle işbirliği içinde kendi Devletine ihanet faaliyeti içinde olan bu çevreler, bir süre önce ilginç çalışma içine girdiler ve Tarihi analizlere girdikleri programlarda İttihat ve terakki dönemini, Jöntürk’leri falan ele almaya ve vatan hainliği nedir ne değildir filan konularını masaya yatırmaya başladılar.
Yabancılarla işbirliği yapmak hainlik miymiş değil miymiş bu konu günün konusu oldu bir ara… Efendim Osmanlının o günkü şartlarında ve Abdülhamit’in baskıcı idaresi altında gelişme imkânı bulamayan Jöntürkler, Avrupa, Rumeli ve balkanlarda batılıların yarattığı özgürlük ortamında gelişme imkânı bulmuş ancak o şekilde Abdülhamit in direnci kırılmış ve yeni gelişmeler boy gösterebilmiş, buda olması gereken doğru bir şeymiş ve bunlar hainlik olarak nitelenemezmiş. Bu benzetme ile kendi işbirlikçiliklerine makul bir açıklama getirmeye çalışıyorlar. O sırada yabancı güçlerin Osmanlıyı yıkmak için balkanlar ve Rumeli’de giriştikleri adi suçluları kullanmak dâhil bütün entrikaları bilmekteyiz ve bunların şimdi yaptıkları gibi, Jöntürkler in tamamının bu entrikalara ortak olduğunu kimse iddia edemez. Bu dönemde yabancı ülkelerle yaşanan işbirliklerini temize çıkarmaya çalışıyor birileri. Can çekişen Osmanlının karmaşık toplumsal yapısını, siyasal ilişkilerini ve çalkantılarını kullanarak, kendilerinin Emperyalistlerle yaptıkları işbirliğinin, Hainlik olarak nitelenmesini laf ebeliği ile önlemeye örtmeye çalışmaktadırlar. Osmanlının karmaşık toplumsal ekonomik ve siyasal yapısı bellidir o zamanki yapılanmalar çok farklıydı. Çeşitli kesimlerde olduğu gibi, İttihat ve Terakki içinde görüş farklılıkları vardı, içlerindeki görüş ayrılıklarını gidermek ve bütün Jön Türkleri bir araya getirmek amacıyla Prens Sabahattin ve Lütfullah Beylerin ortak bildirgesiyle 4 – 9 Şubat 1902 tarihinde Paris'te Birinci Jön Türk Kongresi toplandı. Kongrede tartışılan iki temel sorun; inkılâbın sadece yayın yoluyla başarılamayacağı, aynı zamanda ihtilal metodunu da kullanmak gerekebileceği ve inkılâbın başarılabilmesi için yabancı devletlerden destek almak gerekeceği idi. (Bizim karşı devrimciler bu tartışmaların onlara ne kadar benzediğini anladılar sanırım.)Tartışmalar sonucunda kongre o zamanın değimi ile “Müdahaleciler” ve “Âdemi Müdahaleciler” diye iki gruba ayrıldı. Prens Sabahattin’in yanında yer alan müdahalecilerin karşısında Ahmet Rıza Bey'in liderliğini yaptığı âdemi müdahaleciler yer alıyordu. Ahmet Rıza Bey'in grubu esas İttihat ve Terakki Cemiyetini meydana getirecek ve giderek çoğunluğu kazanıp duruma egemen olacaktı. Müdahaleciler, Prens Sabahattin Beyin liderliğinde hemen Paris'te, Teşebbüsü Şahsî ve Âdemi Merkeziyet Cemiyeti'ni kurdular. Söyledikleri esas işbirlikçi taraf olarak bu yapılanma değerlendirilebilir, tabii Jöntürk hareketini savunma gibi bir amacım yoktur günahı ile sevabı ile ortadadır o dönemdeki bu oluşumlar, söylemek istediğim bu kadar basit benzetmeler yapılamaz ve Cumhuriyetten sonraki döneme bu kadar basit bağlanamaz. Adından da anlaşılacağı üzere, bu cemiyet liberal bir felsefeye sahip olup, “âdemi merkeziyet” ve “tevsii mezuniyet” dediği, yerel yönetimlere ağırlık vermekteydi. Vilayet merkezindeki vali, mali ve adli amirler hükümet tarafından tayin edilecek, fakat vilayetin yönetimi, vali başkanlığında, yerel halkın seçtiği bir meclis tarafından yürütülecekti. Yerel memurlar vali tarafından ve “ırk nispeti” gözetilerek tayin edilecekti. Şimdilerde bunlar Özal’ın ve bu çevrelerin Neo Osmanlı çabalarına alt yapı oluşturmaktadır. Bu ırk nispeti meselesinin Osmanlının parçalanmasındaki rolü de incelenmeye muhtaç konudur, Mustafa kemalin bu ayrımları Üniter yapı altında birleştirmesinin bir sebebi olmalıdır. Ahmet Rıza Bey liderliğindeki “Âdemi Müdahaleciler” ise, İttihat ve Terakki adını değiştirerek yine Paris'te Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'ni kurdular. İttihat çiler 1908'de başa gelene kadar özgürlükçü ve ulusçu, Alman, İngiltere ve Amerikan sisteminden daha çok Fransız sistemine yakın iken, diğer grup idare yetkilerinin genişletilmesi ve merkeziyetçilik üzerinde durmuşlardı. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki'ye bağlı subayların baskısıyla ilan edilmişti, ama aslında görünüşte de olsa Meşrutiyet'i ilan eden yine de Sultan II. Abdülhamit idi. Dolayısıyla Meşrutiyet döneminin başında İttihat ve Terakki’yle arasında kendiliğinden zorunlu bir anlaşma doğmuştu. İttihat ve Terakki'nin denetleme iktidarı döneminde, cemiyet doğrudan ön plana çıkarak, siyasal iktidarı üzerine alamadı. İktidara dolaylı yollardan egemen olmaya, onu perde arkasında kalarak yönetmeye çaba harcadı. Osmanlının yapısından ayrışamayınca oluşan daha karmaşık siyasal mekanizma, doğal olarak birçok siyasal sorunu da beraberinde getirmiştir. Çok geçmeden İttihat ve Terakki'ye karşı olan muhalefet sertleşti, bunda İttihat ve Terakki'nin sert siyasetinin de rolü vardı. Ayrıca ittihatçılar Meşrutiyet'e ve vatana ihanet ettiğini düşündüğü siyasal kişiliklere karşı açıktan açığa siyasal tedhiş yöntemleri uygulamaktan da kaçınmıyordu. Bu noktada şunu belirlemek isterim, bizim şimdiki karşı devrimcilerin bu noktayı da kullanmak ve benzerlikler oluşturarak Ermeni soykırımı benzeri bazı tekniklerle çarpıtmalara gidecekleri kesindir, bu konularda tartışmaya ve gerçekleri korumaya hazırlanmak gerekiyor, gecikilirse Ermeni meselesi gibi içinden çıkılmaz tartışmalar içinde kaybolur gideriz. Bu dönem aslında AKP’nin oluşturduğu şimdiki döneme benzemektedir. Tarih iyi incelendiği takdirde Ordumuzun da ne kadar köklü geleneklere sahip olduğu ve Milletin bağrında kaslı bir yürek olarak atmakta olduğu da açıkça görülecektir. İttihat ve Terakki'nin egemenliği altında Mebusan’ın Kamil Paşa hükümetini düşürmesinden sonra kurulan Hilmi Paşa hükümeti sırasında da cemiyetle hükümet arasındaki çalkantılar azalacağına daha da artar. Gerçektende 31 Mart Ayaklanması'na doğru siyasal çatışmanın serleştiği ve arttığı görülmektedir. 31 Mart ( yeni takvimle, 13 Nisan1909 ) olayı muhalefetin yaptığı sonuçsuz kalmış bir hükümet darbesidir. İrticai bir faaliyet olarak görülen bu faaliyette, Almanya ve İngiltere’nin parmağı olduğu görüşü ortaya çıkmıştır. Benzerlik aranacaksa buralarda aranmalıdır, İngiltere’nin de eskiden beri faaliyetleri bellidir, hala İslamiyet konusunda kapsamlı çalışmaları sürmektedir, Fethullah Gülen’e de sıcak bakması ilginçtir… 31 Mart Olayı Ahrar Fırkası’nın da sonunu getirir, hatta Prens Sabahattin Bey 31 Mart Olayı'nda kışkırtması olduğu iddiası ile tutuklanmış sonra serbest bırakılmıştır. Mustafa Kemal'in bu oluşuma yaklaşımı: Mustafa Kemal Şubat 1907'de cemiyete üye olmuş, 22 Eylül 1909 tarihinde Trablus delegesi olarak cemiyetin genel kongresine katılmıştır ve bu kongrede cemiyeti aşağıdaki nedenlerden tenkit etmiştir: *Parti içinde zabitler (subaylar) bulunmamalıdır. Siyasetle uğraşanlar askerlik görevini bırakmalıdır. Aksi halde askerî emir komuta zinciri, cemiyetin hiyerarşisi ile karışır ve askerî disiplin sekteye uğrar. Bunun askeriyede olumsuz sonuçları olur *Cemiyet, komita hüviyetinden çıkmalı ve partileşmelidir. Cemiyet yöneticileri Mustafa Kemal'in görüşlerine katılmazlar. Sadece daha önceki kongrede aynı fikirleri savunmuş olan Kazım Karabekir destekler. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal uzak durup izlemiş ve sadece askerlikle ilgilenmeye başlamıştır… Şu iyi bilinmelidir ki Mustafa Kemal i giderek öne çıkaran şeyler Analiz başta olmak üzere sahip olduğu üstün yetenekleri, sosyal kişiliği, büyük bir geçmiş birikime sahip teşkilatçılığı ve geniş bir uzak görüşe sahip olmasıdır. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN Osmanlının yapısı ve o zamanki şartlarla alakası yoktur, TÜRKİYE CUMHURİYETİ Osmanlının bütün cürufunu bitirip arınmış, küllerinden doğarak, ümmetten Millet çıkarmış yeni çağdaş bir oluşumdur, içinden gelmekle birlikte 1919’dan sonra yaşananlar ve gelinen noktadaki şimdiki durum değerlendirmesi o oluşumlara tıpa tıp benzetilemez. TÜRKİYE CUMHURİYETİ Demokratik Sosyal bir Hukuk Devletidir ve Osmanlının karmaşık toplumsal ekonomik ve siyasal yapısı ile ne alakası vardır. Batıya direnen Kuvvai Milliye’nin mücadele ettiği Emperyalistlerle işbirliği yapan padişah yanlısı yobazların durumu, daha benzerlik taşır bunlara, yani TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN kuruluşu ile birlikte avantalarını kaybedenlerin kuşaklarıdır şimdiki Emperyalist işbirlikçileri. Bunların yaptıkları TC hukuk yapısını kullanarak resmen TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ parçalamaya çalışan düşmanla alenen işbirliği yapmaktır. Bu gerçeği yalan dolanla laf ebeliği ile örtmek mümkün değildir, bu gaflet ve hıyanet içinde olanlar her kimlerse bunun cezasını eninde sonunda çekeceklerdir. Saygılarımla
|