Giriş
05
Aralık
2008
Bize Ne Oldu Böyle? Yazdır E-posta
Muhlise GÜNGÖR - muhlisegungor@dengeli.com   
Cuma, 03 Ekim 2008
Muhlise GÜNGÖRÇok değil 40, yıl öncesinden bahsedeceğim. Benim gibi yarım asrı devirmiş okurlar yazacaklarımı anımsayacaklardır ve okurlarken kendi yaşanmışlıklarıyla ilgili anıları gözlerinin önünden mutlaka geçecektir ve derin bir iç çekeceklerdir.

İnternetin olmadığı, televizyonun olmadığı, cep telefonlarını bırakın ev telefonlarının bile sayılı kişilerde olduğu, hesap makinelerinin yerine Facıt marka elle çevrilen makinelerin olduğu, faks yerine telgrafların kullanıldığı, Dolar, Euro  yerine alım gücü bulunan Türk Lirasının olduğu dönemler…
Deterjanın olmadığı, çamaşırların mis gibi koku veren kil ile yıkandığı, saçların şampuan yerine yeşil kalıp sabun ya da baş kili yıkandığı zamanlar…
Cenazelerde, doğumlarda, düğünlerde imece usulü ile karşılık beklenmeden yapılan yardımlaşmalar…
Komşuda pişen yemeği mis gibi kokusu burnumuza geldiğinde,  o kokunun şehvetiyle yanıp tutuşmadan tadacağımızı bildiğimizden emin olduğumuz zamanlar…
Sarı samandan kağıtlara tertemiz duygularımızı döktüğümüz mektupların karşılığını özlemle beklediğimiz zamanlar.
Okullarda Yurttaşlık Bilgisi dersleri aldığımız, yurttaş olma bilincini öğrendiğimiz zamanlar…
Gaz lambasının altında kardeşlerimizle ışıktan yer kapma yarışı içinde ders çalıştığımız zamanlar…
Ya o sabah sabah mis gibi ocak( şimdilerde adına barbekü deniliyor) üzerinde anamın pişirdiği bazlama kokusu ile uyandığımız, sıcacık bazlama arasına tereyağı koyup üzerine tuzla poy biber ekip  yediğimiz zamanlar…

Basit ama, “adam gibi adam” zamanlar…

Televizyonun olmadığı dönemlerde bilgilendirme kaynakları sadece radyo ve gazetelerdi. Arada elimize dergi geçer, ama bilgi boşluğunu kapatmak için var gücümüzle kitap okurduk.
Eğlence aracı olarak genelde sinema olurdu, ayda bir kez gelirdi ve mutlaka giderdik. Rüzgar gibi geçtiler…On emirler… Boş beşikler hemen aklıma ilk geliverenlerden…
Radyolar ve gazeteler ise “tefrika roman”larıyla, “arkası yarın”larıyla günlük eğlencelerimizdi, merakla yarın ne olacak diye beklerdik.
“ Mektebin bacaları leyley…Şu uzun gecenin gecesi olsam” nameleri eşliğinde tefrika romanları su içer gibi birkaç yudumda okuyup bitiriverirdik.
Sade ama, sade olduğu kadar da güzel ve ilkeli bir yaşam biçimimiz vardı.
Çocuk olduğumuzdan mıdır, geçmişe özlem midir bilinmez, bu kadar kumpasın, çirkefliğin, adi oyunların o zamanlarda dönmediğini düşünürüm hep.
İnsanların gelirleri bir gün apansızın anormal biçimde artışının olmadığı dönemlerdi o dönemler.
Memur, memur gibi, köylü, köylü gibi, zengin, zengin gibi, fakir de fakir gibi yaşardı o zamanlar.
İnsanlar arasında saygın ilişkiler vardı.
Siyaset ve siyasetçiler saygındı.
Ağız dolusu küfür etmezlerdi, bir saygınlığı vardı siyasetin, bir güven vardı vekillerimize.Devletimize saygımız vardı, devlette çalışanlara da.
Kasabamızda kaymakamımıza,hakim amcamıza, savcı amcamıza,komutan amcamıza, belediye başkanımıza, öğretmen Muharrem Beye karşı, saygıda kusur edilmezdi.
Herkes herkesi tanır, ne bir kavga olurdu, ne bir dövüş, küfrün esamisi okunmazdı. Bütün olumsuz davranışlar olsa bile biz çocukların gözleri önünde yapılmazdı, korunurdu çocuklar.

Her şey çok değişti…

Alışamadım hala milletin gözünün içine baka baka vekillerin düzeysiz konuşmalarına, kavgalarına, yalanlarına…
Alışamadım hala her gün birbirleriyle kavga eden ve tefrika roman misali bir sonraki güne bırakılan cevap haklarına…
Kendi tabirleriyle “ağız ishaline” yakalanmış gibiler.
Hepinizden tek tek özür diliyorum bu cümleyi sarf ettiğim için. Olayın vahameti için yazmak durumundaydım.
Bir gün hükümetin başı ve ondan geri kalmayayım savaşı veren vekiller, ağızlarını bozarak veryansın ediyorlar…
Ertesi gün ana muhalefetten sesler yükseliyor, alaya almalarla  rövanşı kazandıklarını düşünüyorlar.
Bir gün birileri belge çıkarıyor, yolsuzluk belgesi diye.
Ertesi gün diğeri çıkarıyor.
Hırsızlıkların, yolsuzlukların, kavgaların sanki normalmiş gibi sunuşuna kimse dikkat etmiyor. Tefrika roman misali yarın ne olacak beklentisi içindeyiz.
Öyleceee bakıyoruz, seyreyliyoruz…Hem de merak içinde bekleyerek.
Ses yok, tepki yok hiç birimizde…
Aksine kim galip gelecek diye takım tutarmışçasına destek bile veriyoruz.
Bir şeylerin üzeri örtülüyor hızlı hızlı söylenen lafların kalabalığı altında.

Zaman akıp gidiyor kısır çekişmelerle ve kaybeden hep bizler oluyoruz.

“Hey siz ne yapıyorsunuz? Kendinize gelin!” diyenler, karşı çıkanlar kalmadı, sustuk oturduk…
Varsa da cılız sesiyle duyuramıyorlar seslerini gereken yerlere.
Korkular salındı yüreklere susturabilmek adına.
Bir şekilde suskunuz işte!
Suskunluğa da sebep bulundu: Kimilerine göre cahil bırakıldık. Kimilerine göre örgütsüz kaldık. Kimilerine göre fakirleştirildik, yaşam savaşına daldık gittik.

Sebepler ne olursa olsun insanlığımızdan uzaklaştık!

Bizlerde en az bizi yönetenler kadar suçluyuz.
Düşünmeyi bıraktık ezbere daldık!
İrdelemek yerine olduğu gibi kabullendik!
Tembellik ettik çalışmak yerine!
Üretmeden tüketen olduk!
Yükselebilme uğruna en yakın dostlarımızı ezenlerden olduk!
Köşe dönebilmek uğruna üç kuruş için onurumuzu satanlardan olduk!
Emeksiz kazanç uğruna anamızı keser olduk!

BİZE NE OLDU?

“İnsan” olmayı unuttuk!
Biz “insan olmayı” unutursak, bizi yönetenler haliyle unutacaktır.
Hak ettiğimizi alıyoruz sadece.
Suç ve suçluyu hep karşıda arar olduk, önce suçu kendimizde arayalım.
Önce insan olmayı yeniden anımsayalım.
Basit ama insanca yaşadığımız, onurla yaşadığımız zamanları çok özlüyorum, geri istiyorum…
Alışamadım hala…


Saygılar.


0 Okuyucumuz düşüncesini yazıya döktü.

 
  küçült | büyült
 

busy
 
   
Zafer YÜCEL
Zafer YÜCEL Hasta hakları koca bir palavradır... Türkiye de senelerdir hemofili sorunu yaşanmaktadır. Birçok il’e yayılan mevcut hasta sayısının 3.500 ...
     
Gül KÜLCÜ
Gül KÜLCÜ KLAVYE KOMUTANLARI... Bugünlerde moda; Klavye başına geçen herkes komutan..! Hem de öyle böyle değil Genelkurmay Başka...