|
Çevre felaketiyle karşı karşıyayız. Radyasyon raporu, Türkiye’nin radyasyon tehlikesine açık bir ülke olduğu gerçeğini ortaya çıkardı.
Radyasyonlu çay ve çevre felaketine yol açan binlerce zehirli varilden sonra, şimdi de radyasyonlu hurdalar başımıza bela oldu. Denetlenmeden ülkemize giren radyasyonlu hurdaların tümü eritilerek iç piyasada kullanılan malzemelere dönüştürüldü. Soframızdaki çatal-bıçak, yemeğimizi pişirdiğimiz tencere, cebimizdeki anahtar bile radyasyonlu olabilir. TBMM Araştırma Komisyonu, Dilovası’ndaki kanser patlaması üzerine bölgenin boşaltılmasını öneriyor. Peki ya o fabrikalarda çalışanlar ne olacak? Çevre felaketine yol açtığı ve önlemleri milyarlarca avro tuttuğu için cennet vatanımızın en kalabalık bölgelerine kaydırılan Avrupa’nın kirli işleri ölüm saçıyor. Küreselleşmenin acımasız kar hırsı yüzünden tersaneler bile ölüm kusuyor. Döviz tanrısına canlarımız kurban olarak sunuluyor. Halka rağmen gizli eller her şeyi ayarlıyor. Boğaz tokluğuna ölüme gittiğinin farkında bile olmayan zavallı işçilerimizi ve toplumu koruması gerekenler ise göz yumuyor. Havadaki kadmiyum oranı ise, Avrupa Birliği’nin tehlike sınırı kabul ettiği rakamların tam 239 katı yüksek! TÜBİTAK, Kocaeli Üniversitesi ve Gebze İleri teknoloji Enstitüsü ölçümlerine rağmen zavallı işçilerimiz tehlikeden habersiz çalışıyor. Kanserojen maddeler ve kirletilen hava her çeşit kanser, kalp-damar ve akciğer hastalığına davetiye çıkarıyor. Ölümlerden ölüm beğenin! Dünyanın çöplüğü oluyoruz Derelere akıtılan zehirler, içme suyumuza karışan kanalizasyon suları, yemyeşil çevreye atılan, toprağa gömülen binlerce varil içindeki kimyasal atıklar, filtresiz bacalardan üstümüze çöken zehirli dumanlar, devasa gemilerle ülkemize sokulan milyonlarca ton radyasyonlu hurdalar... Dünya Sağlık Örgütü arseniği içme suyu için en tehlikeli kimyasal olarak kabul ediyor. İçme suyunda 1 mikrogram arsenik bulunması 5 binde bir kanser yapma riski taşırken, her türlü kimyasal zehir, tarım ilacı ve kanalizasyonun karıştığı Kızılırmak suyunu içmeye çalışıyoruz. Kirlenmeyi önlemek yerine kirlendikten sonra arıtmak ne anlama geliyor? Avrupa’dan cennet vatanımıza kaydırılan küresel ortaklı çimento fabrikaları ve diğer çevre canavarları oksijenin önemli bölümünü tüketir çevreyi kirletirken, bizim insanımızın sağlık ve hayatını tehlikeye atıyor. Bizim oksijenimiz tükenecek, bizim çevremiz kirlenecek ve bu sağlıksız çevrede bizim insanımız hasta olacak, kimin umurunda? Uygarlık bu mu? Nerede insan hakları? Nerede sendikalar, sivil toplum örgütleri? Bu akıl oyununda kurallar çok acımasız. Doğadaki oksijeni tüketen kirli sanayi ile çimento ve hurda demir eriten fabrikaları, bu akıl oyununu idrakten yoksun ülkelere kaydırmanız yeterli. Şimdi artık Rusya bile bizdeki çimento fabrikalarını satın alıyor. Hem çevre kirlenmesinden kurtulacak hem de oksijeni azalmayacak. Türklerin nasıl olsa oksijene ihtiyacı yok. İhtiyacı olan varsa oksijen barlarına gidebilir. Daha şimdiden milyar dolarlık cirolar söz konusu. Çimento ve demir ihraç ediyoruz diye sevinmeyin, aldığınız parayı ilaca ve oksijene verecek ya da yorgunluk ve hastalıktan sürüneceksiniz. Yoksa bunları ihraç etmeyi Avrupa Birliği bilmiyor mu? Kirlilik ve zararlar bizim ülkemizde kalacak, Avrupalı’da bizden ithal edip tertemiz kullanacak. Bizde ihracat yapıyoruz diye sevineceğiz. Bunun adı; akıl oyunu. İnsan haklarını bu durumda kim ihlal etmiş oluyor? Bizim aydınlarımız ise Kyoto anlaşmasını imzalamıyor diye kendi ülkesini şikayet etmeyi çözüm zannediyor. Türkiye gibi ülkeler suçlanırken, Avrupa’dan cennet vatanımıza kaydırılan küresel ortaklı çevre canavarlarının arkasındaki küresel şirketler niçin gizleniyor? Bu durumda dünyayı biz mi kirletmiş oluyoruz? Bunlara diş geçiremeyen bize saldırıyor. Bu yarı cahiller yüzünden ülkemiz günah keçisi oluyor. Neyse ki ABD eski başkan yardımcısı Al Gore açık yürekle gerçeği söyledi: Hastalıklı yaşam tarzının temeli olan tek dişi kalmış canavarı sorgulamak zorundayız. Sorunu yaratanlar çözümü de dayatıyor. Çözümün öncülüğünü de yine onlar yapıyor. Kirlettikleri dünyada pislik kendilerine bulaşınca hemen harekete geçtiler. Sabahtan akşama konser vermekle, şarkı söylemekle, şaklabanlık yapmakla küresel ısınma azalmıyor. Önce bu zevatın özel uçak saltanatından vazgeçmesi gerekiyor. Tercüme aydınlarımız ise onlardan gelen her mesajı en ince ayrıntısına kadar beynimize kazımakla meşgul. Şimdi de diş fırçalarken akıttığımız suya, aydınlanmak için kullandığımız lambaya göz diktiler. Dünyayı asıl kirleten ve kaynaklarını tüketen kim? Binlerce yılda yetişen Brezilya’nın balta girmemiş ormanlarını, dev ağaçlarını acımadan buldozerlerle talan eden ve küreselleşme masalıyla dünyanın öbür ucuna satan anlayış, bu ağaçların küresel ısınmanın sigortası olduğunu bilmiyor mu? Bu vahşi yaşam tarzı yüzünden dünyamız hızla kirleniyor ve hayatımızın en temel ihtiyacı olan oksijen azalırken karbondioksit hızla artıyor. Bundan 200 yıl önceye göre havadaki oksijen miktarı, günümüzde yarıya düşmüş bulunuyor. Kirli sanayisini sermaye girişini teşvik masalıyla bu oyunu idrak edemeyen ülkelere kaydıran Avrupalı temiz havayı ciğerlerine çekerken, halkımız hastane kuyruklarında ömür tüketiyor, leblebi gibi ithal kalp ve akciğer ilaçları yutuyor. Çimento satışıyla övünürken, asıl sattığımız sağlık ve hayatımız! İdrak eden var mı? Avrupa birliğinin çevre politikası temeli olan ‘kirleten öder’ prensibi neden uygulanmıyor? Marmara gibi 30 milyon insanın yaşadığı insandan yoğun bir bölgeye Avrupa’nın en kirli sanayisini kaydırmak nasıl bir anlayış, bilen var mı? Dünyanın kirli sanayisinin yol geçen hanı oluyoruz. Milyonlarca ton sanayi atığını doğaya zararsız hale getirecek yeterli tesis olmadan bu felakete nasıl izin veriliyor ve neden göz yumuluyor? Zehirli atıkları gizlice gömmek, sonra medya ve yetkililer nezaretinde topraktan çıkarmak ve analiz etmek, sonra tekrar halka göstere göstere gömmek ne anlama geliyor? Daha mı ucuza geliyor? Aynı felaketi yaşamsal su kaynaklarımız olan dereler, nehirler ve göllere boşaltılan zehirli atıkları tekrar temizleme işleminde de yaşıyoruz. Toplumsal refleksimiz aynı: Cennet vatanımız kirletilirken seyretmek, insanlar ve balıklar zehirlendikten sonra söylenmek. Canlarımız para hırsının kurbanı Bilim dünyamız ve yetkililerimiz sonuçlarla bizi ve kendilerini meşgul etmek yerine, biraz da içimizi karartan bu sonuçlara yol açan sebeplere kafa yorsalar daha mantıklı olmaz mı? Yoksa güçleri mi yetmiyor? Zehirli atıkların çoğunu zararsız hale getirecek tesis olmadığına göre biz bu filmi çaresiz seyir mi edeceğiz? Kötü kaderimiz devam mı edecek? Sadece havamız, toprağımız değil suyumuz da kirleniyor. Temiz çevremiz kirlendikten sonra temizleyecek paramız, göç edecek yerimiz yok. Bu çevre canavarlarını baştan engellemek veya insansız bölgelere kaydırmak mümkün değil mi? Ulusal beyin’in dağıtıldığı ülkelerde, küresel beyin halka rağmen her şeyi planlıyor. Yani canlarımız para hırsının kurbanı. Bu akıl oyununda işimiz zor. İşsizliğin çaresi sağlık ve hayatımız karşılığında boğaz tokluğuna kirli iş alanları olmamalı. Neredeyse sağlam insan kalmadı. Ciğerimize çektiğimiz hava, yediğimiz içtiğimiz her şey sağlığa zararlı partikül ve kimyasal zehir içeriyor. Bilimsel raporları okuyan yok mu? Cennet vatanımızı hastalık üreten bataklığa çevirenlere karşı bizi kim koruyacak? Nerede bilim adamları ve aydınlar? Önce hasta eden ve sonra da tedavi için süründüren kötü kaderimiz ne zaman değişecek? Ülkemizde öksürük ve nefes darlığı olan astım hastası sayısı 4 milyon. Nefes darlığından ızdırap çeken akciğer hastası (KOAH) sayısı ise 3 milyonu buluyor. En büyük etken olan sigara içimi ve hava kirliliği ise devam ediyor. Hava kirliliğine bağlı kanser riskinin %70’ inden tek başına dizel egzozu sorumlu. Dizel egzozu kalp ve damar sistemi için de zararlı. Kanserden başka astım krizlerine de yol açıyor. Minibüs, kamyon ve çocuklarımızı okula taşıyan dizel araçlardan sağladığımız tasarruf, sağlık ve ilaç masraflarını karşılamıyor. Gelişmiş ülkeler biyodizele geçerken, bizler biyodizel bile olmayacak yanmış yağları sulu yemeklere veya denize döküyoruz. Yanmış yağların tekrar tekrar kullanılması yüzünden ileri derecede kanserojen ve sağlığa zararlı maddelere maruz kalan mide ve damarlarımız ise her çeşit hastalığa açık. Mazot bile olmayacak yağları afiyetle yiyoruz. Hamburger zincirleri sağlık ve hayatımıza dolanıyor. Atık borularını bile tabaka tabaka tıkayan bu yağlar damarlarımızı mahvediyor. Bu atık yağlar denize ulaştığında ise bir litresi bir milyon litre suyu zehirliyor. Denizlerimiz kirleniyor. Deniz anaları yüzünden denize giremiyeceğiz. Kızartma için kullanılan yağları kanserojen hale getirmeden biyodizele dönüştürmek ve çevreye zarar vermeyen temiz yakıt olarak kullanmak gerekmez mi? Kaynaklarımızı tüketen ve çevreyi kirleten petrol bağımlılığını azaltmak için temiz yakıt olan biyodizeli kullanmak gerekmez mi? Milyonlarca dönüm toprak su istemeyen aspir ekimi için sizi bekliyor. En ucuz istihdam alanı, temiz ve ucuz petrol. Bu felaket kalıcı ve yok edici
Çevre kirlenmesi, korunmasız zavallı halkımız da her çeşit kanser, hastalık ve ölümlere yol açarken, bu felakete göz yumanlara, yetkisini zehirden, radyasyondan, kanserden yana kullananlara çeşitli ulufeler olarak geri dönüyor. Sözde uygar (!) dünyanın çöplüğü oluyoruz. Bir toplumu yok etmenin yeni yöntemi bu olsa gerek: Çevre savaşı! Bize dayatılan kirlenmiş çevre ve yaşam tarzı hastalık saçıyor. Çevre felaketi sağlık savaşına dönüşüyor. Önce, hastalık üreten ortamlarda yaşamaya zorlanan ve sonra da kendini tedavi ettirmek için çırpınan zavallı bir toplumun kısa hayat hikayesi budur... Modern kelimesi ardına gizlenen vahşi ve yok edici bir yaşam tarzı ile karşı karşıyayız. Sadece sağlık ve hayatımızı değil, tüm yaşam alanlarımızı, dünyamızı felakete sürüklüyor. Savaşlar geçici bir yıkıma yol açarken bu yıkım ilerleyici ve yok edici. Biz ise bunu idrak edecek bilimsel öngörüyü bile yitirdik. Bu küresel felakete acilen dur demeliyiz. Hangi İstiklal var ki, ecnebilerin nasihat ve planlarıyla yükselebilsin.
ATATÜRK 6 Mart 1922, TBMM Kaynak- Yeşilçimen K: Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir. Hayy kitap 8. Baskı, 2008
- Soframızda radyasyonlu çatal var. Hürriyet 14 nisan 2006 S:24
- Dilovası boşaltılıyor. Hürriyet, 2 temmuz 2006, s:16
|