|
Cumhuriyetin kuruluşunda yaptığımız devrimler halkın büyük bir bölümünü etkilemedi. Halkın yüzde sekseni köylerde yaşıyordu ve onların ne değerlerinde ne de yaşam biçiminde en küçük bir değişiklik olmadı.
Yeni değerlerin hayata geçirileceği bir alan yoktu. Köylü binlerce yıldır uygulanan tarımsal metotların belirlediği ilişkileri ve bunun yarattığı değerler sistemini yaşıyordu. Köylünün rolü de aynıydı. Tarımsal üretimi gerçekleştiriyor ve askere gidiyordu.
Köyden şehre göç küçük bir nehrin denize karışması gibiydi ve gelenler yerleşiklerin hayat tarzını benimsiyor, en azından, çevreyle ilişkilerinde onlar gibi davranıyordu. Onlar için şehirde yaşamak sadece yeni bir iş ve yeni bir yerleşim yeri değil hiç de alışık olmadığı bir değerler sistemini yaşamaktı.
Ancak köylü nüfusun kitleler halinde şehirlere gelmesi durumu değiştirdi, Artık gürül gürül akan bir nehir denizi kendi rengine boyuyordu. Zaten şehirlerde yaşayanlar da geçmişin yaşam biçimini, değerlerini, bir iz gibi olsa da, iç dünyalarında koruyordu.
Bir ev yaptığınız ya da giyindiğiniz zaman iklim şartlarını hesaba katarsınız. Sıcak bir iklimin gerekleri soğuk bir iklimde geçerli değildir. Aynı şey sosyal hayat için de geçerlidir ve sosyal iklime uymayan uygulamalar, er ya da geç, şikayetlere neden olur.
Türkiye Batıdan etkilenmek yerine ona benzemeye çalıştı. Ulaşması gereken yer bilimsel ve teknik düzeyken yaşam biçiminde ve değerlerde benzeşmek oldu.
Değişenler diğerlerini ülkeyi geriliğe mahkum etmekle itham ediyordu, onlar da bu değişimin kendilerine hiçbir şey katmadığını düşünüyordu. Üstelik değişmeyenler yönetimde rol alamıyor, zenginliklere ulaşmada bir çok engelle karşılaşıyordu.
Tarafların gerici ya da devrimci olarak adlandırılması bir ön yargıya yani ilericilerin kazanması gereken taraf olduğuna işaret ediyordu. Oysa onlar sadece farklıydı ve her iki taraf birbirinden etkilenecek ve ortaya yeni bir sentez çıkacaktı. İlericiler ödün vermiyordu. Gericiliğin özenilecek bir yanı olamazdı. Gerici olarak adlandırılanlar bu sert tavır karşısında savunmaya başladılar ve ödün vermeye yanaşmadılar. Şöyle bir formül uygun olabilirdi: Muhafazakarlar devrimcileri anlayışla karşılar ve onlara kendi sosyal iklimimizle uyuşan bir yaşam tarzında uzlaşmayı teklif edebilir, devrimciler de önerdikleri köklü değişikliğin bir yok oluş anlamına geldiğini kabul ederlerdi. Bu topraklarda hurma yetişmezdi ama kuzey ormanlarının ağaçları da büyüyemezdi Kendi iklimimize uyan ağaçları, daha özenle yetiştirmek, bu iklime uyan yeni türler getirmek gerekirdi.
Son zamanlara kadar, yaz gününde de, ceket ve kravatla dolaştım ve gömlekle olursam kendimi çıplak hissedeceğimi sandım. Bu nedenle bir nesil öncesi köyde yaşayanların neden başlarını örttüğünü, bunun inancın bir gereği olması kadar çevrenin ve geleneklerin bir ürünü olduğunu anlıyorum.
Kıyafeti bir kavga nedeni yapmak, her iki taraf açısından da, ilkel bir tavırdır. Karşılıklı etkileşimle güzel bir sentez çıkabilir. Yeter ki estetik olsun.
|