Sabahın sonu, en koyu karanlığında dama girdi. El yordamıyla bulduğu kürekle minik dağ oluşturmuş tezekleri kürümeye başladı. Hafiften ortalık ağarmaya başlamıştı, damın aralık kapısından avlunun kapısını hayal meyal görüyordu ve gözü hep o kapıdaydı.
Arkasından kovalayan varmışçasına hızlı hızlı, nefes nefese damdaki tezek yığınını küreğiyle alıyor ve damın arkasına avluya atıyordu. Gözü avlu kapısına sık sık giderek çelimsiz kolları tezek dolu küreği kaldıramaz gibi görünürken, o süratle atıyordu. 12–13 yaşlarındaydı. Köyde erkek olarak bir tek o kalmıştı. Herkes cephedeydi… Yunanlılar ha geldi ha gelecek haberleriyle söylentiler varken, bu genç çelimsiz bedeniyle düşmana saldıracak ve çocukları kadınları koruyacaktı. Anası indi sundurmadan baktı oğluna, damı kürüyordu o minicik köyün tek erkeği oğlu. Anasını gören genç, biraz daha rahatlıkla damın arkasına geçti. Avlu kapısını göremiyordu artık. Bir yandan kulakları sese duyarlı bir halde gürültü dinliyor bir yandan da küreğiyle tezekleri doldurup doldurup atıyordu. Acele, acele… Bir an sesler geldi. Anası yine ne yapıyor diye seğirtip bakacak oldu, şimdi anası görür bağırırdı, ‘’ sen hala oyalanıyor musun?’’ diye azar işitmekten korkarak pır pır öten yüreği ile devam etti tezekleri kürümeye… Sesler çığlığa dönmüştü sanki… Biri adını çağırıyor sanki… Abasının sesiydi. Ayşe abasının sesiydi… Damın kapısına geldi. Hafif aralık olan kapıdan sessizce yürek çırpınışları içinde baktı dondu kaldı… Anasının saçlarından sürükleniyordu, tülbendi yerdeydi… O dar kapı aralığından görebildiği üç asker vardı. Ayşe abası sundurmadan adını bağırıyor ‘’KAÇ AĞAM KAÇ HABER VER!’’… Fatma abası seslerden uyanmış bakıyor yattıkları odanın penceresinden… Yeni kalkmış, ne olduğunu anlayamadan dehşet içinde gözleri açılmış şaşkınca ve korku dolu bir haldeydi. Askerlerin kollarında gördü birden Ayşe abasını. Anası başka askerin yerde sürüklemesiyle sessizce çırpınıyordu. Gözleri yuvasından çıkmıştı donmuşçasına bakıyordu… Hışımla atıldı ileri! Canhıraş bir çığlıkla anasının abalarının yanındaydı… Kollarından kenetlenmişçesine durduruldu, ulaşamıyordu ne abalarına ne anasına… Anlamadığı bir dille bağırıyordu düşman askerleri… Kalabalıktılar! Hani nerde gördüğü üç asker? Mahşer yeri gibi düşman kaynıyordu! ………………………………………….. Abaları yerde tecavüz ediliyordu. …………………………………………… Yüreği yandı olanca gücüyle çelimsiz kollarıyla kurtulmak için çırpındı… Çırpındı… Başına yediği bir darbeyle kalkamadı, gözleri bulanıklaştı ölüyordu sanki… …………………………………………. Uyandığında Hatçe anayı gördü… Bağırarak, kaldığı yerden anımsamasıyla heyecanla anlatmaya başladı… Hatçe ana bakıyor ve bir şeyler diyordu gence, ama duymuyordu genç. Çıldırmak üzereydi… Sadece Hatçe ana ağız hareketi yapıyordu, konuşmuyordu sanki Anasını Ayşe ve Fatma abasını sordu, hayal meyal hatırlıyordu. Hatçe ana bir şeyler anlatıyordu ama… O duymuyordu. Yıllar sonra anımsayacaktı olanları. Dipçik darbesiyle bir daha kulakları duymadı, ama gördüklerini asla unutmadı… Anası ve abaları tecavüz edilmiş ve sonra gözleri önünde öldürülmüştü. Çocuğu da öldü diye bırakmışlardı. Köyden insanlar bulmuş ve aylarca yatmıştı kendini bilmeden Öldü ölecek derken Allahın mucizesi yaşadı… Hala ‘’neden bir şey yapamadım?’’ diye bakışlarla uzağa bakarak bu sahneleri anımsar ve yıllar boyu suçlardı kendini. Kataraktlı gözleriyle bunları anlatırken uzaklarda olduğunu, yine o zamanda olduğunu görürdünüz… Çoooook uzaklarda… Yılların uzaklığında… Hala dipdiri bir anımsıyordu olayları ve hala suçlulukla… TRAVMA! İşte buna TRAVMA denir. Bu TRAVMALARIN binlercesini yaşayan bir ülke, kurtarılan bir ülke… Bu TRAVMALARIN bir daha asla yaşanmaması gereken bir ülke… Yıllar sonra evlendi ve evlatlarının birinin adı anasının adıydı. Otururdum o minnacık halimle bacaklarına… Kataraktan grileşmiş gözleri ATATÜRK dediğinde bir başka ışıldardı. Anlayamayacak kadar küçüktüm o zamanlar… Hep ATATÜRK denmesi için beklerdim. O muazzam ışıltıyı görmek için… Kimdi bu ATATÜRK? Bakardım… Bakardım o gri gözlere, hep gri bakardı… Dizlerinde otururken, ilk ağızdan duyduğum bu hikâyelerin binlercesini anlatırken, o gri gözler daha da bir koyulaşırdı, siyaha yakın kapkaranlık olurdu… Kop koyu… Kapkara, içinden çıkılmayacak kadar derin, kara gözler. Ama o gözler milli şuuru bize aşılarken parlardı, ışıl ışıl olurdu. Rahat uyu! Eminim tüm bunları görüyorsundur ve kemiklerin sızlıyordur! Ama sana söz verdim! Asla ölümü düşünmeden, korkmadan ve senin, bir yaşamın boyu o suçluluğu yaşamandan ders alarak bir şeyler yapacağım. Yoksa benimde gözlerim karanlık bir kuyu olarak bakar. Bunu yapmayacağım Torunlarıma anlatırken benim gözlerimden de o ışıklar parlayacak, emin olmalısın… Asla, ama asla hiç bir şey yapamamanın suçluluğu içinde KAPKARA bakmayacağım!
Bu gerçektir, yaşanmıştır. Sadece ikinci ağızım ve aktardım sizlere! Atatürk ilkeleri kimilerinin yüreklerine IŞILTILAR saçmıştır! Yürekleri karanlık olanlara da TRAVMALAR vermiştir! Bana göre Dengir Mir Mehmet Fırat’ın TRAVMALARI TAMAMEN DOĞRUDUR! Saygılar.
|
30 Haziran 2008 20:33 19
Başarı Göstergesi: +1