Ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say, Alman Süddeutsche Zeitung gazetesine verdiği demeçte Türkiye'de İslamcıların seçimi kazandığını ve bakan eşlerinin türban taktığını belirterek Türkiye'den ayrılmayı düşündüğünü söyledi. (Vatan, 14.12.2007) Fazıl Say, "Bizim Türkiye rüyalarımız biraz öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70. Başka yere taşınmayı düşünüyorum."
diyor.
Aferin Fazıl Say'a! Bir süre önce Avrupa Birliği'ne bağlı Avrupa Komisyonu tarafından "2008 Kültürlerarası Diyalog" çalışmalarında "elçi" unvanıyla görevlendirilmiş olan Say, tam da bir "AB elçisi" tavrıyla konuşuyor: Harç bitti, yapı paydos!
Haberden öğreniyoruz ki Fazıl Say Lozan'ı beğeniyormuş, ama havaalanının kente 1,5 saat uzaklıkta olmasını da bir dezavantaj olarak görüyormuş. Gerçekten "büyük" bir sorun bu! Artık havaalanı daha yakın olan bir başka Avrupa kenti bulup, oraya yerleşir ünlü piyanistimiz! Kendisine önerim, ABD'ye, Pamuk Orhan'ın yanına gitmesidir.
Tatlı su aydınlarının ulusal duyarlılıklarının olmadığı; vatan, millet, egemenlik, bağımsızlık, cumhuriyet, laiklik ve benzeri konularda söyledikleri her şeyin de aslında "ben-merkezli" ve çıkar eksenli olduğunun açık kanıtıdır Fazıl Say'ın tavrı…
Şimdi biri kalkıp Fazıl Say'ın bu sözleri üzerine "ya sev, ya terk et" dese, ne faşistliği kalır, ne de ırkçılığı… Ama Türkiye'yi terk edeceğini ilan ederek ülkesine olan "sevgisinin" (!) ne boyutlarda olduğunu gösteren Fazıl Say, tabii ki faşist ya da ırkçı değil!
Peki, ne?
"Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar" mı demeli Fazıl Say'a, yoksa "gemiyi önce fareler terk eder" mi?
Fazıl Say'ın seçenekleri arasında neden "mücadele etmek" ve "direnmek" yok?
Yok, çünkü "gemisini kurtaran kaptan…" anlayışı ile şekillenmiş bencilliği, "işini bilen" bir kişi olmasını gerektiriyor!
Oysa Fazıl Say'ı "mücadeleci" ilan eden, üstelik bunu bütün Türkiye'ye manşetten duyuran yayın organlarımız da var! Örneğin Türkiye'nin en eski gazetesi Cumhuriyet'in 16 Aralık 2007 tarihli sayısında birinci sayfanın manşeti şöyle:
"Teslim Olmayacağız"
Habere göre Fazıl Say, sözleri üzerine söylenenlerden rahatsızlık duyarak bir açıklama yapmış ve şöyle demiş:
"Eğer günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlerine hayat hakkı tanımazsa onlara teslim olacak değiliz." (Cumhuriyet, 16.12.2007)
Teslim olmayacaksınız da ne yapacaksınız peki? "Başka yere taşınıp", mesela Lozan'a gidip mi mücadele edeceksiniz!
Dahası, bir gün önce "teslim olamayacağız" diyerek görünüşü kurtarmaya çalışan Fazıl Say, hemen ertesi gün Vatan gazetesinde yer alan bir haberde sözlerinin arkasında durduğunu söyleyip, "ileride kızımı alıp bu ülkeden gitmeyi düşünüyorum" dediğini doğrulamaktadır:
"Alman gazetesine samimi olarak düşüncelerimi söyledim. Bunlar zaten Türkçe'ye tercüme edildi. Bütün gazetelerde çıktı. Arkasından bir de açıklama yaptım. Çünkü AKP'li Kültür ve Turizm Bakanı ve bir milletvekilinin açıklaması üzerine bir açıklama metni yolladım. Sözlerimin arkasındayım." (Vatan, 17.12.2007)
Bütün bunlara rağmen Cumhuriyet gazetesi pazartesi günü yayınlanan başyazısında yine Fazıl Say'ın, bu "Tanzimat aydını" tavrına destek vermekte, vaziyeti kurtarmaya çalışmaktadır. Cumhuriyet'e göre Fazıl Say
"herkesin dikkatini çeken uyarı görevini yerine getirdi. … Atatürk Türkiye'sinin elden gittiğini dile getirerek memleketi terk etmeyi bile düşündüğünü söyleyen Say'ın temel istenci, çağdışı güçlere "teslim olmayacağız" tümcesi ile vurgulanmıştır." (Cumhuriyet, 17.12.2007)
"Başka yere taşınmayı düşünüyorum" diyerek ülkeyi terk etmek istediğini açıklayan ve hemen ertesi gün de "sözlerimin arkasındayım" diyerek kararlılığını vurgulayan birinin, "teslim olmamak" konusunda topluma nasıl bir mesaj verdiği ve samimiyeti anlaşılır gibi değildir doğrusu… Ama daha da anlaşılmaz olan Cumhuriyet'in sapla samanı birbirine karıştırmasıdır!
Üstelik Cumhuriyet'in Fazıl Say'a desteği sadece bu başyazı ile sınırlı kalmamaktadır. Orhan Bursalı, 16.12.2007 tarihli "Fazıl Say" başlıklı yazısında "Ben demecin "alıp başımı giderim" yönüyle ilgilenmiyorum. "Türkiye'yi kaybettik, düşlerimizi yitirdik" şeklindeki değerlendirmesiyle de…" dedikten sonra Fazıl Say'ın söyledikleri hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Dünya basınına yaptığı bu açıklama çok önemlidir. Bir evrensel değerimiz, dünyanın dikkatlerini Türkiye'deki yönetime, siyaset anlayışına, uygulamalarına çekiyor! Onları bir başka açıdan ülkeye bakmaya çağırıyor."
İnsan bu satırları okuyunca, "Orhan Bursalı, acaba Ay'da ya da Mars'ta mı yaşıyor?" diye düşünmeden edemiyor. Fazıl Say'ın açıklamaları bütün dikkatleri Türkiye üzerine çekmiş, Batı dünyasının bize bakmasına sebep olmuşmuş!
Bu bahaneye ancak "sevsinler" denir'! Adama sormazlar mı şimdi:
AKP iktidarını bugüne kadar kayıtsız şartsız destekleyen o Batı dünyası değil mi? O Batı dünyası, AKP'nin ne olduğunu bilmiyor mu? O Batı dünyası, bugüne kadar neredeyse her alanda, her istediğini bu AKP iktidarı eliyle yaptırtmadı mı Türkiye'ye? AKP'yi İslam ile demokrasinin bir arada olabilirliğinin bir kanıtı olarak alkışlayan ve destekleyen o Batı dünyası değil miydi?
Demek ki Batı, bugüne kadar AKP'nin ne "mal" olduğunu bilmiyormuş, ama Fazıl Say Lozan'a yerleşmeye karar verince birden hidayete ermiş! Aferin Fazıl'a... Oldu olacak, her Batı başkentine birkaç sanatçımız gönüllü sürgüne gitsin de Batı bizi daha iyi tanısın!
"Kendimizi dünyaya tanıtmak, anlatmak" saplantısı aslında tipik bir "Tanzimat kafası" üretimidir. Hiç kimse abartmasın, Fazıl Say'dan önce de Türkiye'de klasik müzik vardı, ondan sonra da olacaktır. Ama "çağdaş" Türkiye için (aslında bu çağdaşlığın ne olduğu da ayrıca tartışılmalı ve irdelenmelidir) verilecek mücadele, Lozan'dan ya da bir başka Batı kentinden olmaz, ayağı Türkiye toprağına basarak olur, halkla bütünleşerek olur, özüne sarılarak olur, Mustafa Kemal gibi başı dik ve onurlu bir duruş sergileyerek olur!
Cumhuriyet yazarları her zaman olduğu gibi yine işi kitabına uydurmak için çabalamaktadırlar. Fazıl Say'ın "ben kaçıyorum" açıklaması için ileri sürülenler en hafif deyimle bahanedir. Fazıl Say ya da onun gibi düşünenler belki bu gidişattan gerçekten rahatsızlardır. Ama istiyorlar ki, kendi yaşamlarında bir değişiklik olmadan Türkiye'nin durumu düzelsin. "Mücadele edilecekse edilsin, ama bizim düzenimiz zarar görmesin" kafasına sahipler... Eğer bizim düzenimiz bozulacaksa, biz de çeker gideriz… Zihniyet budur!
Oysa artık o devir geçmiştir. Türkiye öyle bir yol ağzına geldi ki, herkes elini taşın altına sokmak zorunda kalacaktır. Ama şu, ama bu ölçüde... Ama az, ama çok... Ne var ki, bu işi yaparken ayağı Türkiye toprağına basıyor olmak zorunludur, yaşamsal önemdedir. Çünkü Türkiye'yi değiştirilecek ve Atatürk Cumhuriyeti yeniden kurulacaksa, bu ancak Türk halkına dayanarak yapılabilir, Batı dünyasını ikna ederek ve onun gözüne girmeye çalışarak değil... İkinci yolu seçenler, Türkiye'ye değil, kimse sığındılarsa ona hizmet ederler!
Dahası şu ki, Fazıl Say'ın açıklamasında dış dünyanın desteğini almak için mücadele etmek de yoktur, kaytarıcı tatlı su aydını tavrı vardır. Üstelik bugüne kadar Batı'ya yaslananların ve ona güvenenlerin Türkiye'yi nerelere getirdiği ortaydayken, Fazıl Say ya da benzerlerinin Türkiye'yi dünyaya tanıttıkları ya da dünyanın ilgisini Türkiye üzerine çektikleri türünden açıklamaların da milleti uyutmayı amaçlayan bir masal olmak dışında kıymeti olamaz.