Yazarlarımız
Nurten AKYAZILILAR
ORTADOĞU TOPRAKLARINDA ÇİĞNENEN İNSANLIK | ORTADOĞU TOPRAKLARINDA ÇİĞNENEN İNSANLIK |
|
|
| Nurten AKYAZILILAR | |
| Perşembe, 12 Haziran 2008 | |
|
Ortadoğu ve Asya bölgesinde hangi ülke ya da devletler birliği hüküm sürerse dünya gücü de onda olacağı bilinmektedir. Acı olan; son teknolojik gelişmeler sayesinde bölgede işlenen insanlık suçlarının korkunç şiddetidir. Yazık ki işlenen bu insan hakları ihlallerine sadece seyirci kalmakla yetiniyoruz. İnsan hakları savunuculuğuna soyunan AB-D ülkelerinin başta kendi işledikleri insanlık suçlarına karşı ortak bir ört-bas taktiği uygulamaları ise işin bir başka boyutudur. Bu savaşlar, ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada gerçekleşiyor. ‘Bizans Oyunları’ dediğimiz hilelerle Osmanlı imparatorluğunun bölünmesi sonucunda kaybettiğimiz Ortadoğu ve Balkanlar üzerindeki topraklarımızı bir daha geri alma durumumuz söz konusu olmadı. Atatürk’ün vefatı sonrasında gelen hükümetlerin yetersizliği sebebiyle Türkiye emperyal güçlerin stratejileri doğrultusunda öyle dışa bağımlı hale geldi ki sahip olduğu jeostrateji ve jeopolitik avantajlarına rağmen, değil bölgede hakimiyet kurmak, Atatürk önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşı ve başarılı politik girişimler sayesinde çizilen şu anki sınırlarımızı dahi korumak zor hale geldi. Ülkemiz ve gerekse içinde bulunduğumuz coğrafya üzerinde oynanan stratejik oyunlar öylesine kızıştı ki yakın geçmişte yaşanılan insan hakları ihlallerini hatırlamak ve yenilerini yine göz ardı ettiğimizin altını çizmek istiyorum: ABD’NİN AFGANİSTAN KATLİAMLARI ABD’nin 7 Ekim 2001’de hava operasyonuyla başlattığı Afganistan işgalinde insanlık adına öylesine şiddetli trajediler yaşandı ki binlerce masum halkı, insan olarak görmediklerini; onların üzerinde denedikleri zihin kontrol operasyonları, tıbbi kobay uygulamaları, kimyasal silah denemeleri, psikolojik savaş taktikleri vb. uygulamalarından anlıyoruz. Savaş esirlerinin akıbetleri dahi bilinmiyor; yakalanan kişiler Cenevre Konvansiyonu’na aykırı olarak alçaltıcı muamelelere maruz bırakıldıktan sonra acımasızca öldürüldüler ki bu suçlar Dolan’ın çektiği ‘Massacre At Mazar’ adlı kasetle belgelendi. Amerikan ve İngiliz askerlerle Raşit Dostum ve güçlerinin Kunduz, Mezar-ı Şerif, Cenk Kalesi ve Şibirgan Cezaevi ekseni"nde işledikleri savaş suçlarını gündeme taşıyan bu kasette binlerce genç Müslüman'ın nasıl kurşuna dizildiği, nasıl işkence gördüğü, gruplar halinde çöle götürülerek nasıl katledildiği, ardından da toplu mezarlara gömüldüğü, konteynırlara doldurulan insanların bazılarının havasızlıktan öldüğü, bazıların ise araçların içinde kurşuna dizildikten sonra çölde rastgele gömüldüğünü ortaya çıkmıştır. Görgü tanıkları, ABD’li askerlerin esirlerin boyunlarını kırarak öldürdüğünü, üzerlerine asit döktüğünü, yüzlerce esirin çöle götürülüp ıssız yerlerde kurşuna dizildiğini, infaz emrini ABD'li komutanların verdiğini ve Şibirgan Cezaevi'ndeki birçok esirin ağır şekilde dövüldükten sonra kaybolduklarını anlatmışlar. Fakat Dolan’ın kaseti Avrupa Parlamentosu’nda gösterilince ABD ve İngiltere, Uluslararası Ceza Mahkemesinde askerlerinin yargılanmamaları için her tür önlemi aldılar.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), “Afganistan’da Güvenlik” başlıklı bildirgesinde Amerikan güçlerinin, Irak işgali başlamadan önce Afganistan’daki cezaevlerinde tutukluların öldürülmesi ve işkence olaylarına karıştıklarını açıklayarak, bu konuda bağımsız bir soruşturma komisyonunun kurulmasını istedi. Fakat her şey ört bas edildi ve bu tür girişimler sonuçsuz kaldı. 1 Temmuz 2002’de ise Amerikan uçaklarının bir düğün evini vurarak 50’den fazla sivilin ölümüne, 120 kadar sivilin de yaralanmasına neden oldu. Olaya dair hazırlanan BM raporunda, ilgili delillerin yok edildiği iddia edilirken, BM’in bu raporunu ele geçirdiğini yazan İngiliz The Times gazetesi, rapora göre, ABD’nin olayda insan haklarını ihlal ederek feci olaydan sonra ilgili delilleri ortadan kaldırdığını beyan etmiştir. Uluslararası Af Örgütü, ABD’nin tutsakların temel haklarını çiğnediğini yayımladığı “Çiğnenen İnsan Onuru” adını taşıyan raporunda Irak, Afganistan ve Guantanamo’da tuttuğu tutsaklara işkence ve kötü muamelenin önlenmesi konusundaki yükümlülüklerine uymadığı belirtti. Af Örgütü’ne göre Washington icraatlara bir savaş anlayışıyla girişiyor ancak savaş koşullarını düzenleyen hukuki kuralları yok sayıyor. Uluslararası Af Örgütü, ABD’den Guantanamo’da tuttuğu 40 ülkeden 657 kişiyi bırakmasını ya da yasal suçlamada bulunup avukatlarla görüştürmesini isteyerek, haklarında suçlama getirilmeyen ve insan hakları ihlallerine karışmamış olan savaş esirlerinin Cenevre Konvansiyonu’na göre serbest bırakılması gerektiğini hatırlattı. ABD, Guantanamo’da tutuklulara savaş esiri statüsü vermeyi reddediyor. ABD mahkemeleri de Guantanamo’nun ABD’nin hükümranlığının dışında kalması nedeniyle herhangi bir hukuki işlemde bulunamıyor. Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü Asya Yöneticisi Brad Adams, askerlerin Afganlı tutuklulara gaddarca insanlık dışı muamele ettiğini ve işkence yaptığını belirtti”. (Afganistan.ihh) TÜRKİYE, NATO MÜTTEFİKİ OLARAK AFGANİSTAN’DA Türkiye, Afganistan’da NATO liderliğinde yürütülen Uluslararası Güvenlik ve Yardım Kuvveti Harekatı’na en başından itibaren destek verdi. Son günlerde Türkiye’ye ek asker talepleri ile gelen ABD yöneticilerine Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Afganistan'a Türk askerinin gönderilmesi konusunda kararın TSK’lerince değil, devlet tarafından verileceğini belirtti. 17 Mart 2008'de Star televizyonundaki ana haber bülteninde ise, “Ben bu göreve başladıktan bir ay sonra ‘Afganistan'a terörle mücadele kapsamında tek asker gönderilmez’ diye bir demeç verdim ki halen aynı görüşü paylaşıyorum” demişti. Türkiye’nin PKK terörü mücadelesine yoğunlaştığı günlerde TSK’nin ISAF'ın görev alanında terörle mücadele etmek istememesinden daha doğal bir gerekçesi olamazdı ancak çok geçmeden ABD’nin bir dediğini ikiletmeyen AKP hükümetinin onayı ile Afganistan’a Türk askeri gönderileceği haberlerini okuduk… RUSYA’NIN AFGANİSTAN KATLİAMLARI Amerika girmeden öncesinde Afganistan’a Rusya girmişti ve Afgan halkına ABD’nin yaptıklarından farklı olmayan mezalimi Rusya da yapmıştı. O yıllarda binlerce Afgan mülteci ağırlıkta Pakistan ve İran’a iltica etti. “1979 Mart’ında Kerala köyünde yaşanan bir olayda görgü tanıklarının ifadesine göre köydeki erkek nüfus, yani 1700 kişi meydanda toplandı ve otomatik silahlarla tarandı; ölüler ve yaralılar bir buldozer yardımıyla üç ayrı çukura üst üste gömüldüler. Komünist hükümetin ve Sovyetler’in Afganistan’da halka karşı giriştiği bastırma ve sindirme politikası, binlerce kişinin hapishanelere atılması, gözaltında kaybolmalar ve ağır işkenceler şeklinde yürütüldü. Kabil’in doğusundaki Poliçerhi Hapishanesi tam bir toplama kampı ve işkence merkezi haline getirilmişti. Bu cezaevinde yüzlerce mahkum idam edildi; cesetler ve can çekişen bedenler buldozerlerle üst üste gömüldü. 15 Ağustos 1979’da 300 Hazara direnişe destek verdikleri gerekçesiyle tutuklandı; 150’si buldozerlerle diri diri gömüldü, diğer 150’si ise üzerlerine benzin dökülerek canlı canlı yakıldı. 1979 Eylül’ünde cezaevi yönetimi 12 bin mahkumun öldürüldüğünü kabul etti. Bir Afgan direnişçi, Kızıl Ordu’nun yöntemlerini şöyle anlatıyordu: ‘Sovyetler bir eve saldırdılar mı, o evdeki kadınları öldüresiye döver, onlara tecavüz ederdi. Ne yazık ki bu barbarlık içgüdüsel olarak değil, programlanmış olarak gerçekleşiyordu; böyle eylemler yaparak toplumumuzun temellerini yıktıklarının tamamen farkındalardı!’” afganistan.ihh ABD’NİN IRAK KATLİAMLARI ABD, Afganistan işgali sonrası BM ve NATO üyelerinin özellikle Fransa’nın karşı çıkmasına rağmen birkaç müttefikini de yanına alarak kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasıyla soğuk savaş boyunca destek verdiği Saddam Hüseyin hükümetini devirerek Irak’a girdi. Irak’ta yapılan mezalim haberlerini hemen hemen her gün okuyoruz. 4 Haziran 2008 tarihli habere göre, Iraklı askerlerin, başkentin 30 kilometre kadar güneyindeki Sünni-Şii kenti Latefiye'de bulduğu mezarda bazısı elleri kelepçeli kimliği belirsiz 12 ceset ortaya çıktı. Her ne kadar ABD inkar etse de ABD Başkanı Bush'un Irak'ta 50 askeri üste sürekli bulunma, hava sahasını tümüyle kontrol altına alma ve bütün Amerikan askerlerine hukuki dokunulmazlık sağlama planları olduğu, böylece ABD'nin Irak'taki işgalini kalıcı hale getirmeyi amaçladığı yolundaki habere dikkat edilmelidir. Haberde, "Iraklı yetkililer, ABD askerinin kalıcı üslere yerleşmesine olanak sağlayacak böyle bir anlaşmanın gerçek olması halinde, ABD'nin ülkede istediği operasyonu yapabilme, Iraklıları istediği gibi tutuklama ve Irak yasalarından etkilenmeden hareket edebilmesinin de mümkün olacağından endişe ediyor. Bunun da Irak'ı iyice istikrarsızlaştırarak ülkede sonu olmayan çatışmalara temel hazırlamasından çekiniyorlar" ifadeleri kullanıldı. Ortadoğu Sempozyumu’nda konuşan Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ta “Ortadoğu’daki çatışmaları dış güçler mi körüklüyor?” diyerek, devamında söylediği, “Irak’taki olaylar devam edecektir. Irak’taki her türlü değişiklik de Türkiye’yi etkiler” sözleriyle olayın ciddiyetini ve ülkemize yansımasının altını çizmiştir. Bütün inkar söylemlerine rağmen ABD Başkanı George Bush'a darbe olarak nitelendirilebilecek bir başka rapor ise dünya kamuoyuna sunuldu. Bu raporda Irak Savaşı için kamuoyunun desteğini kazanmak amacıyla Bush'un ve yardımcılarının, bazı istihbarat bilgilerini abarttığı ya da yanlış olduklarını bile bile kamuoyuna bu bilgileri aktarmış oldukları belirtiliyor. Raporda ayrıca Saddam Hüseyin'in silah programları ve El Kaide ile olan bağlantıları hakkında istihbarat kurumları arasında yaşanan anlaşmazlıkların görmezden gelindiği dile getiriliyor. Rapor hakkında açıklama yapan Komite'nin Başkanı Senatör John D. Rockfeller, "Başkan ve danışmanları, saldırıların ardından (11 Eylül) El Kaide ile yürütülen savaşı Saddam Hüseyin'i devirmek için bir kanıt olarak sunarak insafsız bir kampanya yürütmüşler" dedi. Rockfeller ayrıca Bush ve diğer yetkililerin, Irak ve El Kaide'yi birbirine bağlantılı olduğu yönündeki açıklamalarıyla Saddam'ın teröristlere destek verdiği ihtimalinin güçlendirdiğini belirterek, "Amerikan halkına bu ikisi (Irak ve El Kaide) operasyonel bir işbirliği yapıyormuş ve ikisi ortak, tek ve ayrılamaz bir tehditmiş gibi sunmak tamamen bir yanlış yönlendirmeydi ve ulusun yanlış varsayımlar üzerine savaş girmesine sebep oldu" dedi. Raporda önce çıkan başka bir detay ise örneğin dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Eylül 2002'de Senato Silahlı Hizmetler Komitesi'ne “Irak sorununun sadece hava saldırılarıyla çözülemeyeceğini, çünkü Irak'ın kimyasal ve biyolojik silahlarının çok derine gömüldüklerini bu yüzden de bombaların onları etkilemeyeceğini”söylemiş!..
New York Times gazetesi, “Dünyanın Saddam Hüseyin'in nükleer ve biyolojik silahları terk ettiğini öğrenmesi, ABD'nin Irak'ı işgalinin ardından birkaç ay aldı. Saddam, El Kaide teröristlerini yetiştirmiyordu. Saddam'ın oluşturduğu tek tehdit, kendi vatandaşlarına yönelikti. Ancak Bush yönetiminin bu işgali haklı göstermek için nasıl bir istihbarat aldatmacası yaptığı ve istihbaratları değiştirdiğinin ortaya çıkmasının 5 yıl sürdü” diyor. NY Times, Bush'un ve yardımcısının "halka savaşı satmak için" ortaya attığı en korkutucu iddialardan olan Irak'ın nükleer silah ürettiği konusunda ise hiçbir istihbarat bilgisi bulunmadığının altını çiziyor. İRAN-IRAK DAYANIŞMASI ABD, Irak’taki operasyonunda istediği başarıya ulaşamadı çünkü orada sadece basit birkaç etnik mezhep gruplarıyla çatışmıyor; bu gruplar dış güçlerin de desteklerini alıyorlar. 7.6.2008’de yayınlanan Irak Başbakanı Nuri El Maliki 'nin İran ziyareti haberini kısaca değerlendirelim: Nüfusları büyük oranda Şii olan İran ve Irak, 1980'li yıllarda 8 yıl savaşmış ve bu savaşta 1 milyon civarında insan ölmüştür. İki ülke arasında bozulan ilişkiler, ABD'nin 2003'te Irak'ı işgal etmesi ve Saddam Hüseyin'i devirmesinin ardından Şiilerin yönetimde güçlenmesiyle gelişti. Maliki’nin İran ile yaptığı bu görüşmede Irak ile ABD arasında imzalanması beklenen ‘güvenlik anlaşması’ olduğu belirtiliyor ki, İran bu anlaşmaya karşı çıkıyor. ABD, Tahran yönetimini, Irak'taki Şii direnişçilere silah sağlamak ve eğitmekle suçlarken, Irak'taki güvensizliğin nedeninin işgalciler olduğunu ifade eden İran, Washington iddialarını kabul etmiyor. Maliki, bu görüşmede Irak'taki bütün siyasi grupların İran'la her alanda ilişkilerin kuvvetlendirilmesinden yana olduğunu belirterek, "Irak'ın, İran'a ve komşularımıza zarar veren bir yer olmasına asla müsaade etmeyeceğiz" diyor. İran, AB-D’ye karşı aynı sertlikle politika izliyor. İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Mutteki'nin yardımcılarından Muhsin Telai, İran'ın Avrupa'daki büyük bankalarla ilişkisini keseceğini ve bundan sonra "dünyadaki küçük bankalarla" çalışacağını söyledi. İran’ın 80 milyar dolar civarındaki döviz rezervinin 35 milyar dolarının yurtdışında olduğu ifade ediliyor. Avrupa'daki para işlemlerinin yüzde 60'ının HSBC ile yapıldığını ifade eden Telai, bu banka ile ilişkiyi kestiklerini bildirdi. Ki belki de İngiltere’nin Irak’tan askerini çekeceği söylentilerinin altındaki önemli etken bu olabilir. İngiliz yayın kuruluşu BBC, İngiliz askerinin Irak'taki güvenlik koşullarındaki son gelişmeler üzerine Irak'tan tümüyle çekilmesine dair karar alınacağına dair haber geçmişti. Haberde, bunda Afganistan'daki durumun giderek bozulması ve burada hissedilen baskının artmasının da etkili olduğu bildirilmişti. Tahran yönetiminin yurtdışındaki hesaplarını aktarma kararı, AB-D'nin, hassas nükleer faaliyetlerini durdurmadığı takdirde İran'a BM Güvenlik Konseyi'nin yaptırım kararları ötesinde baskı uygulama konusunda anlaşmalarının ardından aldığı, ayrıca yine İran’ın yurtdışı bankalardan parasını çekeceği haberiyle, Slovenya’da Avrupa Birliği liderleriyle Başkan Bush’un zirve yapacağı haberi de çakışması dikkat çekicidir. Başkan Bush’un, bu zirvenin gündemine İran’ın nükleer programını da almayı planladığı ifade ediliyor. Fakat asıl olarak Amerika’yla Avrupa ülkeleri arasında, Irak savaşının yarattığı görüş ayrılığını gidermeye çalışacağı belirtiliyor. YÜZEN DEV İŞKENCE VE HAPİSHANE GEMİLERİ ABD'nin denizaşırı hapishanelerin en önemlileri, Bagram ve Irak'ta bulunuyor. CIA'nın işkence ve sorgu uçaklarından sonra şimdi de ABD'nin uluslararası sularda pek çok yüzen işkence gemisi ve hapishaneleri gündeme geldi. İngiliz avukat Clive Stafford Smith, "Şaşılacak sayıda çok gizli mahkum Irak'ta tutuluyor. Bunun en ilginç taraflarından biri ABD'nin başka ülkelerden Irak'a tutuklu getirdiğinden kimsenin haberi yok. Çünkü Amerikalı yetkililer, medya ve avukatları, tutuklulardan uzakta tutuyor. Böylece tutukluların herhangi bir yasal hakkı bulunmuyor!" dedi. ABD ordusunun Afganistan'ın başkenti Kabil yakınlarındaki Bagram'da 40 dekar alan üzerine yeni büyük bir hapishane inşa etme planları bulunduğunu da belirten Stafford, "Amerika'nın yeni açıkladığı resmi rakamlara göre, ABD’nin dünyanın çeşitli yerlerinde 27 bin gizli tutuklusu var. Bunların birçoğu orada hiç bir suçlama yapılmadan 5 yıldan fazla bir zamandan beri tutuluyor. ABD'nin Irak'a her gün ortalama dışarıdan 40-60 tutsak getirdiği tahmin ediliyor" dedi. democracynow.org İnsan hakları kuruluşu olan Reprieve’in, hapishane gemileri konusundaki raporunda bir mahkûmun verdiği ifadeye göre bu gemilerde kalan zanlılara yapılan muamele, Guantanamo'dakinden bile daha ağır. Kuruluş, USS Ashland adlı geminin 2007 yılında El Kaide militanlarını yakalamak için Somali kıyılarında bir dizi operasyona katıldığını da açıkladı. Bu dönemde Somali, Kenya ve Etiyopya güçlerinin sistematik operasyonuyla birçok kişi kaçırıldı. Zanlılar FBI ve CIA elemanlarınca sorgulandıktan sonra Kenya, Somali, Etiyopya, Cibuti ve Guantanamo'daki hapishanelere götürüldü. Raporda, bu mahkumlardan 100'e yakının daha sonra yok olduğu iddiasına da dikkat çekildi. IRAK TESKERESİNE ONAY ÇIKMAYINCA TÜRKİYE’DE OLANLAR Afganistan gibi Somali, Bosna ve Kosova müdahalelerinde NATO müttefiki olarak ABD’nin yanında yer alan Türkiye, 2003’te TBMM’den Irak için teskere kabulü çıkmayınca ülkemizde yaşanan olayları Sarı Saltuk, ‘3.Dünya Savaşı ve Teolojisi’ yazısında şöyle iddia ediyor: “ABD tarafından eğitilerek yaratıldığı hala manipüle edilerek yönlendirildiği konusunda kuvvetli iddialar olan El Kaide terör örgütünce Kasım ayında İstanbul’da meydana gelen saldırıların HSBC Bankası, İngiliz Konsolosluğu ve Sinegoglar olan hedeflerini hatırlamanızı tavsiye ederim. Bu saldırılara konu olan hedeflerin tamamı Rothschilds ailesiyle, ekonomik ortakları ve yuvalandıkları parasal üs olan British kraliyet ailesi ile alakalı hedeflerdir.” MÜSLÜMAN COĞRAFYASI MI, HIRİSTİYAN BİRLİĞİ Mİ? Ortadoğu ve Asya coğrafyası üzerine geliştirilen, günümüzdeki adıyla ‘Geliştirilmiş Ortadoğu Projesi’ denilen stratejiye AKP hükümeti, ülkemiz adına eşbaşkanlık yapmayı kabul etmiştir. Türkiye ile İsrail arasında NATO ve doğal olarak ABD dolayısıyla gelişen işbirlikleri, Arap ülkelerinin Türkiye’ye olan güvenlerini yitirmesine sebebiyet veriyor. İsrail, güvenlik kaygıları ile Siyonist-Evangelist söylemler doğrultusunda bölge üzerindeki sınırlarını büyütmeye yönelik eylemlerini arttırabilir. Bu gelişmeler, Ortadoğu’da Arap milliyetçiliğini ön plana çıkarabilir. Türkiye ise coğrafya üzerinde halen yerini çizememiştir! TÜRKİYE-İRAN İŞBİRLİĞİ ABD’ye rağmen gerek enerji gerekse PKK terörü konusunda Türkiye-İran işbirliği de kayda değer bir gelişmedir. 6.6.2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, TSK'nın Kuzey Irak'a operasyonları konusunda, “İran'la koordineli vurduk, gerekirse yine yaparız. İran'la istihbarat paylaşıyoruz” açıklaması oldukça önemlidir. Çünkü Kuzey Irak sınırına yapılan operasyonların ABD istihbaratı ile yapıldığı açıklanmıştı ki bunun da sakıncalarını TSK’nin bölgeden çekilmesi sırasında gördük. ABD, İran istihbaratı paylaşımı ve işbirliği üzerine şimdilik sakinliğini koruyor görünüyor. Biliriz ki ABD istihbarat birimlerinin uçan kuştan haberi olur. Ancak her nasılsa bu konuyu değerlendiren ABD'nin Bağdat Büyükelçisi Ryan Crocker, yaptığı açıklamasında, “Türkiye ile İran'ın, Kuzey Irak'ta ortak askeri faaliyette bulunduğuna yönelik bilgimiz yok!” dedi. ABD, İsrail işbirliğinde İran’a girme kararlılığını gösterirse Türkiye’nin NATO müttefiki olması diğer tarafta da sınır komşusu, tarih ve din birliği yaptığı dahası yoğun Türkmen vatandaşlarımızın yaşadığı İran meselesinde izleyeceği siyasette sıkışacak. ABD’nin tıpkı Irak gibi İran hakkında da ortaya attığı nükleer silah teknolojisine sahip olduğu iddiaları İran tarafından kabul edilmediği gibi, ABD’nin kendi istihbarat birimleri tarafından da çürütüldü. ABD, İran’daki şeriat rejiminin bölge demokrasisi açısından risk oluşturması sebeplerini de kullanıyor. Nükleer silaha sahip olan İsrail, İran’ı kendi güvenliğine tehdit görüyor. 7.6.2008’de basına yansıyan haberlere göre, İsrail Başbakan Yardımcısı Şaul Mofaz, İran’ı açıkça tehdit ederek, “İran nükleer silah programını sürdürürse saldıracağız, İran’ı vurmak kaçınılmaz olacak, saldırıya ABD de destek verecek” dedi. ABD’nin İsrail ile birlikte verdiği bu tehditlere karşı aynı şekilde İran da, “İsrail, bölge coğrafyasından silinmelidir” demektedir. İSRAİL-FİLİSTİN Filistin ile savaşan İsrail’in Gazze’ye gerçekleştirdiği ve 100’den fazla Filistinlinin ölmesine ve yaralanmasına neden olan operasyon da hafızalardan silinmeyecektir. Soykırım olarak nitelendirilebilecek bu saldırılarda İsrail’in, Filistin karşısında oldukça güçlü olmasına rağmen, devlet olarak kuruluşundan bu yana yarım asırdır süren bu savaşta, İsrail başarıya ulaşamadı. ‘Kudüs’ ve ‘Vaad Edilmiş Topraklar’ değerlendirilmesiyle bakılırsa bu savaşın kökeninde de Hamas’ın belirttiği gibi ‘Din’ olduğunu söylemek mümkündür. TÜRKİYE, İSRAİL-SURİYE ARABULUCUĞUNA SOYUNDU İsrail’in bu coğrafyada Suriye ile de sorunları var. İsrail-Suriye sorunlarının çözümünde Türkiye arabuluculuğunda ön görüşmelere başlandı. Fakat bu görüşmelerin ne kadar başarılı geçeceğini Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın, 2009'dan önce İsrail ile doğrudan barış görüşmelerinin olmayacağını, doğrudan görüşmelerin İsrail hükümetinin istikrarına bağlı olduğunu belirterek, "İsrail, barış için, işgal altındaki Suriye topraklarını vermeye hazırlıklı olmalıdır" demesinden anlamak mümkündür. ABD'nin, Suriye’nin gizli bir nükleer santral inşa ettiği şüphesi üzerine İsrail, geçen eylül ayında Suriye’ye hava saldırısında bulunmuştu. İşin aslı; Suriye'nin, nükleer enerji konusunda ABD’nin onay ve desteğini almamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü her ne kadar barış adına kitle imha silahlanmasına mani olmaya çalışsa da ABD’nin onayı ve desteğiyle işbirliği yaptığı ülkelerin nükleer silaha sahip oldukları bilinmektedir. Esad bu konuda, “Suriye'de barışçıl amaçlı nükleer tesis kurulmasını Arap şemsiyesi dahilinde yapılmasını istiyoruz ve bu konuda, Riyad'daki Arap zirvesinde mutabık kalındı” diyor. 5.6.2008 tarihli son haberlere göre İsrail ve Suriye heyetleri, dolaylı barış görüşmeleri için bu hafta yeniden Türkiye’ye geliyor. Yüz yüze görüşmeyecek olan iki ülke arasında yapılacak görüşmelerde, İsrail’in Golan Tepeleri’nden çekilmesi, Suriye’nin Hamas ve Hizbullah’la bağlarını kesmesi ve Taberiye Gölü’nden gelen suyun paylaşımı gibi konuların ele alınacağı belirtiliyor. PKK, DIŞARIDAN DESTEK ALIYOR ABD’nin ‘Halkların Determinasyonu” projesi kapsamına Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulması talebine Türkiye müsaade etmeyecektir. Orgeneral Büyükanıt, Ortadoğu sempozyumunda yaptığı konuşmasında PKK’ya verilen dış desteklere değinerek, “PKK, bu silahları ve patlayıcıları nereden buluyor? PKK konusunda uluslararası kamuoyu ne kadar hassas? Terör örgütü taşımacılığını daha önce katırlarla sağlarken bugün kamyon filolarıyla taşıma yapıyor. Teröre yardım etmiyoruz diyorsunuz, peki o zaman bunlar nasıl oluyor?” dedi. TÜRKİYE CUMHURİYETİ, HİÇBİR GÜCE BİAT ETMEZ Türban değişikliğinin Anayasa Mahkemesi’nde karara bağlanacağı gün ile çakışan Ortadoğu sempozyumundaki konuşmasında Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Türkiye’nin bağımsız laik demokratik anlayışına da parmak basarak, “Türkiye'ye bir takım sıfatlar yakıştırılmak isteniyor. Bu tür yaklaşımlar demokrasi kavramı içine konularak Türkiye'ye dayatılmak isteniyor. Yasal kurumlar buna izin vermez. Atatürk Türkiye'sini hiçbir güç değiştiremeyecek. Cumhuriyetin temel ilkelerini hiçbir güç biat ettiremeyecek. Türkiye demokratik, laik ve çağdaş bir ülke olarak kimseye biat etmeyecektir” dedi. PKK TERÖRÜNE, ABD İSTİHBARATI ÇÖZÜM GETİR Mİ? ‘Siyaset İhanete Dönüşüyor’ yazısında, ABD istihbaratının PKK konusunda ne kadar güvenilir olduğunu sorgulayan Erdal Sarızeybek, “Terörle mücadele adına ülkeler işgal eden ve savaşlar açan ABD bu terörist varlığının elbette farkındadır ama müdahale etmemiştir, anlık istihbaratı vermemiştir ve PKK’yı karşısına almak istememiştir” diyor. Türkiye’nin kendi varlığına yönelik bir tehdide karşı ABD istihbaratı ile kısıtlı ölçüde harekete geçmesinin stratejik bir hata olduğunu kaydeden Sarızeybek, bölgesel planlarda Türkiye ile ABD’nin ulusal çıkarlarının birbiriyle çatışmakta olduğunu, ABD’nin Türkiye’nin bölgesel güç haline gelmesine olanak verecek bir harekatın gerçekleştirilmesine yönelik bir istihbaratı vermesinin olası görülmediğini ifade etmektedir. Terör olaylarının başlamasından günümüze kadar askeri operasyonların siyasi destekten yoksun kaldığı için istenilen sonuca bir türlü ulaşılamadığını vurgulayan Sarızeybek, şöyle devam ediyor: “Siyasetin teröre verilen küresel desteği görmezden gelişi Türkiye’yi bu trajedinin içinde boğmaktadır; PKK, küresel bir sermaye haline gelmiş, 500 milyon AVRO’yu aşan bir gelir kaynağı var, siz bunu önlemeye çalışacağınız yerde dayanaksız ve denenmiş girişimlerle sorunlara çözüm arıyorsunuz, bu akla sığar mı? Siyasetin ulusal çıkarları göz ardı ederek siyasi çıkarlar peşinden sürüklenmesi Türkiye’yi tehditlere açık hale getirmiştir; siz ABD ile stratejik müttefikiz diyorsunuz, Barzani ve AB ile ilişkiler geliştiriyorsunuz ve teröre karşı onlarla mücadele ettiğinizi söylüyorsunuz ama bu teröristi yaratan da besleyen de büyüten de onlar… ABD istihbaratından vazgeçilerek Türkiye’nin kendi milli istihbaratıyla ve kendi milli güçleriyle harekete geçmesinin zamanı gelmiştir, diye düşünmek yakın tehdide karşı en doğru düşünce yaklaşımı olacaktır. Aksini düşünmek, üniter yapının değiştirilmesi projelerine destek olmakla aynı anlamı taşıyacaktır”. RUSYA! Azerbeycan-Ermenistan arasında yaşanan Karabağ sorununda da katliamlar hatta soykırım yaşandı. Türkiye’nin kayıtsız kalmadığı bu katliamlarda Rusya da açıkça Ermenistan’ı destekledi. Rusya, Rus-Çeçen çatışmasında Türkiye’nin Çeçenleri desteklediğini öne sürdü; “Çünkü Orta Asya ve Kafkaslar’da ciddi Türk nüfusu barınmaktadır ve Çeçenistan’da meydana gelebilecek bir bağımsızlık hareketi diğer bölgeleri de etkileyebilecektir. Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD ve Rusya arasında yaşanan yakınlık Rusya’nın bölgede daha rahat hareket etmesini sağlamıştır. Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ile olan ilişkilerde de Rus faktörünün hesaba katılması gerekir. Burada bölgenin -hem Kafkaslar’da hem de Orta Asya’da- istikrarsızlığın giderilebilmesi için petrol ve doğalgaz kaynaklarının Batı’ya aktarımı önemli bir unsur olacaktır.” (Yard.Doç.Dr.Gamze Güngörmüş Kona-Türksam)
Son Söz: “Türk’e, Türk’ten Başka Yoktur Dost-Millet” |
| Diğer Yazıları |
Devletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin
korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar,
elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için gözlerini yumarlar.K.Atatürk