|
Her ne kadar modası geçti ve geçerliği kalmadı dense de, Fransız Devrimi’nden beri siyasal tutumları ayırt etmek ve sınıflandırmak bakımından hâlâ yararlanılır sağ-sol terimlerinden.
“Düzen olduğu gibi kalsın” diyorsanız sağcısınızdır; aksini söylemekle yetinmeyip hep iyiye, doğruya, güzele doğru gidilsin diyorsanız solda sayılırsınız. Sosyal sınıf, dinsel inanç gibi bir yığın başka etken de bu ayrımı etkiler ama eksik ya da kabaca da olsa, ayırım terminolojisi aşağı yukarı budur. Ama zaman zaman işin içine “vatanseverlik” ya da “düşmanlık” gibi duygusallıklar girince, bu çeşit ayrımların belirsizleştiği, düşüncelerle duyguların birbirine karıştığı da olmuyor değildir. Şu günlerde Gürcistan kapışmasının ardından Rusya’yla ticarette buna benzer bir durum yaşanmakta galiba. Dış ticaretten sorumlu devlet bakanı, yüz ifadesinden de anlaşılıyor ki, ilk gençliğinden kalma duyguların etkisiyle sağını solunu şaşırmış, ne yapacağını ve diyeceğini kestiremiyor. Ona özgü bir tutum değil bu. Halkımızın büyük çoğunluğunda Rusya’ya ilişkin, neredeyse genlere işlemiş ters bir duygusallık var. Tarih eğitimimizin “Moskof savaşları”ndan ve Soğuk Savaş’ın ilk yıllarındaki “Stalinci komünizm” tehdidinden kalma bir korku, İstiklal Harbi günlerinin dayanışmasını gölgeliyor, ilişkilere soğukkanlı ve nesnel bakmayı, daha iyiye ve doğruya gidişi engelliyor. Bakan’ın diyalogdan önce hemen misillemeyi düşünmesi bundan olsa gerek. Dış politikadaki duygusallıkları ve önyargıları değiştirecek olan, geçici olaylardan etkilenmeden sürdürülen tutarlı uygulamalardır. Bu açıdan, Sayın Tüzmen’in aksine hükümetin bütününce sergilenen akılcı tutumun doğruluğunu kabul etmek gerekir. Ancak şimdiki bu tutumun içtenliğini zedeleyen ve Moskova’nın davranışını da etkilemiş olduğu anlaşılan bir başka nokta var: AKP iktidarının başlangıçtan beri ABD’nin bölgedeki politikasına genel olarak destek vermesi, hatta bazı durumlarda taşeronluk izlenimini yaratmış olması. Irak Savaşı’ndaki “tezkere” olayı bu izlenimi silmeye yetmediği gibi, İran-ABD ilişkilerindeki iyi niyetli tutum da yetmiyor. Böyle olduğu içindir ki, “Kafkaslar’da istikrar”a yönelik yeni örgütlenme formülleri oluşturma ya da Nixon’un Çin’e dönük masatenisi seferine benzer biçimde Erivan’a maç seyretmeye gitme gibi çabalar, beklenenin aksine yeni kuşkular uyandırmakta. Bu bakımdan, “bir adım önde olmak” diye özetlenebilecek olan “hiper aktif” girişimler, dıştan bakanların gözünde olsa olsa, ABD’nin ve AB’nin hoşuna gitme çabaları olarak algılanmaya mahkûmdur. AKP, Türk devletinin böyle algılanışından rahatsız olmayabilir; ama bilmelidir ki toplumdaki duyarlı kesim bundan çok rahatsızdır.
|