Dengeli.net

02
Mart
2009
YAZARLARIMIZ MUHLİSE GÜNGÖR Yarınlara Teğet Geçmek!
 

Yarınlara Teğet Geçmek!

Usulca geldi yanıma

Minnacık bedeni  ağırlıktan çökmüş gibi , başını hafifçe eğmiş sağ yana doğru, o masmavi gözleri ağlamaklı sanki gözyaşlarıyla dolu, hani uzanıp dokunuversem sicim gibi akıtacak gözyaşlarını…

Eğildim ne oldu gibilerinden, sorgu dolu bakışlarımı gördü…

Dese bir türlü,  demese bir türlü misali kararsız aslında…

En sonunda derin bir nefes alarak “hani siz her şeyinizi söyleyin bana diyorsunuz ya,  işte söylüyorum öğretmenim, hani babamı işten çıkartmışlardı ya…”

Tıkandı sanki, nefes alamıyordu sözcükler boğazına düğümlenmişti besbelli. Sarıldım sımsıkı sarıldım, arkasından ne geleceğini bildiğim için susturmak için sarıldım, birden geri kaçtı,

acıyor öğretmenim” diye fısıltı halinde bir feryat! Hemen geri çekildim “ne oldu?” diye sordum…

Sicim gibi gözyaşları eşliğinde "olsun öğretmenim çok acımıyor, babamda istemeden vurdu aslında, sonra çok üzüldü… Şey… Ben ödevimi yapamadım da…”

Artık sarsıla sarsıla ağlıyordu…

O minnacık beden artık dayanamıyor besbelli.

Hemen boş bir odaya çektim baktım acıyan yerine…

Sırtı, sol kürek kemiğine yakın koskocaman bir morluk…

Belli ki o kocaman darbe, minnacık bedene vurulmak için kaldırılmamış, aslında  anaya kaldırılmış, arada çığlık çığlığa annesini kurtarmaya çalışan bir bebe ve yumruk mu yoksa başka bir şey mi bebeğime gelmiş…

Ne diyebilirsiniz ki?

Ne yapabilirsiniz ki bu durumda?

Sonra anneyle konuştum.

Eşi işten çıkartıldığından bu yana aylardır iş ararmış, her akşam eve iş bulamamanın verdiği üzüntüyle dönen baba,  iş bulamayınca sinirlerini evdekilerden çıkartıyormuş..

Olsun, bu da geçermiş …

Yine böyle bir akşam kavgasında olan bebeğime olmuş…

Kadın eşini seviyor, bebeğim babasını seviyor, hınç duymuyor her akşam yemeğinden sonra tatlı niyetine yenilen bu dayaklardan, isyan etmiyor…

Hala büyük bir olgunlukla “bu da geçecek elbette “ diyor ana ve kızı…

Evet geçecek!

Ama nasıl ve ne zaman?

Hiçbir şey yapamamanın çaresizliği içinde idim gün boyu…

İsyan ettim, o minnacık bedenden daha çok sarsıla sarsıla ağladım…

Kahrettim!

 

Televizyona bakıyorum…

Elinde bir pankart ve bir adam dikkatimi çekti…

Pankartı kameraman iyi görüntülesin diye kollarını en tepelere kadar kaldırıyor…

Sakalları uzamış, çökkün, bıkkın…

Ama inatla ısrarla pankart en tepede…

Sadaka istemiyoruz, İş İstiyoruz!”

Yer Adana…

2000 çalışanı olan koskocaman tekstil fabrikası kapanmış…

2000 işçiden ancak 400 kadarı çalışıyor onlarda krizden dolayı eylül ayından beri ücretsiz izindeler…

Eşi terk etmiş…

Eve ekmek götürememenin verdiği sıkıntılara birde eş eklenince çocuklarını çocuk esirgemeye vermiş…

Çığlık çığlığa,  doğru kameraya anlatıyor…

Fırsat buldukça anlatıyor bağıra bağıra ağlayarak!

Elindeki pankartı hiç inmeden, inat ve ısrarla okunsun diye en tepede…

SADAKA İSTEMİYORUZ, İŞ İSTİYORUZ! 

Beri yana bakıyorum…

Dosyalar havada uçuşuyor!

Kim daha en iyi olurum da başkan seçilirim derdinde!

Çirkinleşmiş, siyasetçiler ve siyaset!

Kavga!

Kasetler!

Kavga!

Dosyalar!

Havada uçuşuyor her şey!

Vıcık vıcık her yan!

Seçim sonrası hepsi tükenecek. Oturdukları an o koltuklara ne dosya kalacak, ne kavga, ne kaset!

En önemlisi ne de halk kalacak gözlerinde!

Sırça saraylarına seçilmişliğin verdiği “görgüsüzlükle” üstten bakacaklar halka yeniden!

 

Bunlar mı benim bebeğimi açlık ve sefaletten kurtaracak?
Bunlar mı benim yurdum çocuklarına “güvenli!”  gelecek hazırlayacak?

Daha çiçeği burnunda genç bir bakan, güya  sohbet ediyor balıkçıyla (!)
Hani o adam vardı ya o adam, hani anayasa kitapçığını fırlatan adam?”

Türkiye Cumhuriyeti’nin 10.Cumhurbaşkanı! Sayın Ahmet Necdet SEZER…

Sen kısa donla gezerken o beğenmediğin, seviyesizce horladığın, Cumhurbaşkanımız, yurdumun her yanında onurla gururla görevini sürdürmekteydi!

Ne bir tek şaibesi var, ne de bir kirli çamaşırı?

Kaç çocuğu var?

Çocukları ne iş yapar?

Adları ne? 

Kim biliyor?

 

Siyaset ve siyasetçiler kirlenmiş!

Seviye alabildiğine aşağılara doğru kayıyor!

Çocuklarına Recep İvedik’i izlettirmeyenler, avam bulanlar, izleyenlerin zeka seviyesini düşük bulanlar, bence önce vekilleri izlettirmesinler televizyonlarda!
 
Bir yanda  vekil gözüyle; aç sefil perişanYIĞINLAR!”
Bir yanda seçkin olma derdinde, çullarıyla, araba markasıyla, nereden aldıkları meçhul arsalarına kondurdukları villalarıyla, cukkaladığı parayla “değer sahibi olanlar!”

Dertliğim bugün , alabildiğine hüzünlüyüm…

Biliyorum ki YARIN bu hüzünler, bu dertler daha da katmerleşecek!

Yarınları olmayan yığınların içinde sessiz bir seda benimkisi….

Kim duyar ki bu fısıltıları?

 

Saygılar.

 


gull
23 Şubat 2009 22:46 36
Popülerlik: +2
...

Evine ekmek götüremeyen,bir tas aşı olmayan nice hanelerle dolduki bu memleket artık sayın Muhlise.Ama kimin umurunda varsa yoksa o ona yüklensin öteki berikine çullansın.mahalle kavgası kırıla gitsin.sizin deyiminizle "Seviye alabildiğine aşağılara doğru kayıyor!"...Bizleri yavrularımızı,aşımızı ekmeğimizi niye düşünsünlerki.şimdi onların meydan öğütler,vaatler taki seçim bitene kadar.Sonrası....


busy
 

Yazarlarımız içerik eklediğinde e-posta ile haberdar ol

"Bankalar artık elini taşın altına koysun"

Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) Genel Başkanı Bendevi Palandöken, krizin etkisini ve soğuk yüzünü ül...

Yoksulluk sınırı 2 bin 411 TL oldu

Yoksulluk sınırı 2 bin 411 TL oldu Türk-İş, Şubat ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 740 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin 411 TL oldu...

Şehirlerarası yolcu taşıma ücretleri değişti

Şehirlerarası yolcu taşıma ücretleri değişti Ulaştırma Bakanlığı, şehirler arası ücret tarifesini yeniden belirledi.

Sanayide moraller bozuk

Sanayide moraller bozuk Sanayi işyerlerinin üretim, sipariş, maliyetler, istihdam gibi konularda son üç ayda yaşadıkları gelişmeler ve gelecek ü...

Sık Kullanılanlarınıza Ekleyin
Bu sayfayı Sık Kullanılanlarınıza Ekleyin
Açılış Sayfanız Yapın