Giriş
07
Ocak
2009
Ekonominin Verdiği Sinyaller Yazdır E-posta
Harun GÖKYİĞİT   
Cumartesi, 11 Ekim 2008

Harun GÖKYİĞİTAKP Hükümeti’nin sözcülerine bakarsanız; Türkiye’de ekonomi iyiye doğru gitmektedir, enflasyon düşmüş, hayat ucuzlamış, ihracat patlaması yaşanmıştır.

Tüm bunların bugün artık doğru olmadığının sinyallerini daha iyi ve açık bir şekilde anlamaktayız.

Gerçi AKP Hükümeti yakında muhtemel yeni bir krizi umursamamaktadır ama ‘ IMF’in ipi biraz gevşese yada Stand-By yenilenmezse biz IMF siz de yaparız ’ düşüncesi AKP içinde ağır bassa, hiç kuşkunuz olmasın ki 2008  Şubat veya Mart aylarında yada 2008 yılının Kasım veya Aralık aylarında  ciddi ekonomik sorunlarla karşılaşılacaktır.

AKP Hükümeti’nin başı olan zat, kendi şahsı ve ailesinin ekonomisi dışında memleket ekonomisinden pek anlamayabilir, bazı konulara olduğu gibi memleket idari ekonomisine kafası basmayabilir, peyki ya bu koca iktidar kadrosu içinde hiçbir aklı başında, kendini bağnaz duygulardan sıyırmış, deneyim sahibi insanlar yok mudur ki?

Ticaret Bakanı Sn. Zafer Çağlayan özel sektördeki yararlı çalışmalarından tanıyor ve biliyorum, Sn. Zafer Çağlayan; ticaretin de, ihracatın da, ithalatın da ne olduğunu bilen bir insandır, demek ki oda siyasetin iç dengeleri içinde sözünü artık pek dinletemiyor.

Sn. Kürşat Tüzmen’de son aylarda pek konuşmamakta!.

Bugünlerde yine benim televole iktisatçıları adını taktığım bir kesim ekonomide son beş yılda şunlar olmuş, bunlar olmuş, Türkiye gelişmiş, kalkınmış ve refaha ulaşmış gibi birtakım komik söylemlerle malum bildiğiniz o iktidar yandaşı televizyon kanallarında canlı yayınlarda ekranlarda yer işgal ediyorlar.

Bana bu durum Demokrat Parti devrinin 1950-1954 yılları arasındaki durumunu anımsatıyor.

Nasıl mı anımsatıyor? Bakınız şöyle anımsatıyor:

Demokrat Parti tarihinde bir dönüm noktası sayılan 1957 seçimlerine girmeden önce, ülkede pompalanan yapay bolluğun etkisiyle, bir taraftan kalkınmayı hızlandırmak, öte yandan her mahallede bir milyoner yetiştirmek amacıyla kendisini bir hayal aleminde bulmuştu.

1946-1950 yılları arasında o durgun, hareketsiz ve verimsiz dönemden sonra ülkede bazen şaşılacak büyük hareketlere imza atılmıştı.

İşçi hareketi başlamış, çiftçilere tanılan sübvansiyonlar, sadece ürünün çoğalmasını sağlamamış, aynı zamanda da ekilen alanların artmasına da yardım edip, Türk tarımında makineleşme devri başlamıştı.

Bakınız birkaç rakam vereyim: 1945 yılında ekilen alan (1000 hektar olarak) 12.664 iken alınan ürün (ton olarak) 6.893.886, 1955 yılında 20.898 bin hektar ekili alandan alınan ürün 12.078.900 ton’du. Köylünün cebine para doluyordu,bu gelişme 1957’de de devam etmişti.

1960 yılına gelindiğinde Türkiye’de Demir Kırat, tarlaya traktör, çiftçinin cebine para akıtıyordu.

Türkiye bir tarım ülkesi niteliği ile pekişirken, kayda değer sanayi kalkınması değil, adaletsiz bir gelir dağılımının yanı sıra dış borçlara boğulma istidadı gösteren bir ülkeydi.

Peki ne oldu da; bu ‘ kalkınan Türkiye imajı ’ bir anda sarsıldı ve nasıl oldu da Türkiye birden dış politikasına egemen olan dışarıya borçlanmayı marifet sayarak, kendi kesesinden değil, el oğlunun kesesinden böbürlenmeyi seçti?

Dönemin ekonomistleri bunun nedenini, sonradan ‘sağlıksız bir kapitalist yapılanma ’ olarak teşhis etmişlerdir.

O dönemde büyürken dış ticaretten doğan cari açıklar hesaba katılmamıştı ve ‘ Denk Bütçe, Denk Bütçe ’ diye avazı çıktığı kadar bağıran muhalefete ve İsmet Paşa’ya kulak verilmemiştir.

1950 ile 1960 arasındaki 10 yılın sonunda Türkiye tam 273 milyar dış kredi, 548 milyar hibe ile toplam 852 milyar 800 milyon TL yardımla ayakta durabilmiştir. Askeri yardımlar bunların dışındaydı ve bu arada ulusal gelirde cari fiyatlarla büyük artışlar ilan ediliyordu.

İktidarda kimse bu işin maliyetini hesaba katmıyordu. Ne başını alıp giden işsizlik, nede sosyal sınıflar arasındaki büyük gelir uçurumu dikkate alınmıyordu.

Ülkemizde işsizler ordusu giderek büyürken, tarım sektöründe çiftçi borçları, çiftçinin traktörünü satar hale getirmişti. Ulusal gelir rakamları gösterge olmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

Fukaralık o ‘ hayal ülkesinin ’ yadsınamaz gerçeği olarak ufukta görününce olan olmuştu.

Para hacmi giderek artmış,1946’da 890 milyon TL. olan emisyon,1950’de 962 milyon TL,1952’de 1 milyar 251 milyon TL., 1957’de 3 milyar 891 milyon TL olmuştu.

Doğal olarak bunların arkasından gelen de enflasyondu, burada asıl önemli gelişme dış ticarette görülmüştü, 1954’den sonra dış ticaret dengeleri hızla bozulmuştur.

Şimdi yine rakamlara bakıp,rakamlara bir göz gezdirelim: 1950’de ithalat 650.5,ihracat 507.3’tü. Aradaki fark ise -143.2

1954 yılında ithalat 1111.6,ihracat 704.2’idi. Aradaki fark -407

1957 yılında ithalat 910.1,ihracat 741.2’idi. Aradaki fark -168.9 idi.

İşte bakınız Türkiye 1957 seçimlerine bu tablo ile gitti ve Adnan Menderes’in ‘ Allah bana bir daha o 27 Ekim’i hiç yaşatmasın ’ dediği iniş dönemi başlamıştı.

O ezgin ve bezgin görünen CHP ve İsmet Paşa o gece Demokrat Parti’ye ve Demokrat Partililere açıkçası hayatında unutamayacağı bir kabus yaşatmıştır.

Sık sık bu benzerlikler ile dikkat çekmekte ki amacım; ‘ o yılları hatırlatarak, bu halkın  yeni maceralarla bugün karşılaşmasını ’ önlemek içindir.

Şu sıralar esasen ekonomi kötü sinyaller veriyor. Hiçte durumun anlatılır gibi olmadığını bilenler kötü belirtilerden korunmamız için önerilerde bulunuyorlar.

Bakınız bir ülkenin Merkez Bankası Başkanı  iktidarı uyarıyor ve  ‘sakın rehavete kapılmayın ’ diyorsa bugün memleketimizde Başbakanlık koltuğunda hasbel kader oturan ve adeta sanki o koltuğa zamkla yapışmış gibi işgal edip gasp etmekte olan zat’ın o bürokrata ‘ hadi oradan sende, sen haddini bil ’ demesinden başka yollar da olmalıdır.

Unutmayalım ki;1958’de iflas masasına yatırılan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı adamı Celal Bayar 1954 yılında sadece 300 milyon dolar için taa A.B.D.’ne gidiyordu.

Demokrat Parti tam 7 yılın sonunda bu duruma gelmişti. AKP ise bir ekonomist arkadaşımın deyişi ile ‘ sadece 6 yılda bu noktaya geldi.’

Bugün AKP’nin ekonomi yönetiminin söylemlerine bakacak olursanız sözüm ona güya uygulanmakta olan ekonomik programı milli olan ulusal bir ekonomik program olduğunu iddia etmektedirler.

Oysa gerçekte ise IMF ile kendi göbeğini bağlayan bir hükümetin milli diye adlandırılıp ulusal bir ekonomik program uygulayamayacağını çünkü IMF ile göbeğini bağlayan bir hükümetin kendi ekonomik programı olamayacağını bugün ülkemizde artık okuma yazma bilen 7 yaşındaki küçük bir çocuk bile bilebilmektedir.

Bugün Türk ekonomisinde herkes tavana bakıp sadece tavana bakmakla meşgul oluyor, ve tavandaki bazı iş aleminin ileri gelenlerinin işleri iyi gidiyor diye zannediliyor ki; ekonomi doğru yolda ve ekonomi iyi yönetiliyor, oysa işin ve hayatın gerçeğinde ise yok böyle bir şey.

Değerli okurlar; bakınız ekonomide esasen tavana değil tabana bakılır, çünkü ekonominin can damarı tavanı oluşturan tabandır.

Bir ekonomi de ekonominin can damarı tavan değil tabandır, eğer taban çökerse gün gelir tavan da öyle bir çöker ki, üstelik tavanın çöküşü çok daha acı ve dramatik olur.

Bakınız bugün bütçe 3 katrilyon TL açık veriyor, ihracattaki artış 3 yıl sonra ilk defa %1’in altına düşmüş durumda, sanayi deki büyüme hızı üç yıl sonra ilk defa %15.8’den %1.6’ya düşmüş durumda, cari açık %50’nin üzerinde bir artış göstererek 25 milyar doların üzerine çıkmış durumda, her gün petrole yapılan zamlar ekonomiye 3 milyar dolarlık bir ağır yük getirmiş durumda, iç piyasada üretim %45 azalmış durumda, iç piyasada iç satışlar %45.5 azalmış durumdadır.

Bugün küçük ve orta boy ölçekli  tabandaki işletmeler ellerindeki stok mallarını satmaya çalışmaktadır, yeni mal sipariş alımı %35 azalmış durumdadır.

Her gün küçük boy işletmeler kepenklerini indirmekte ve yılların ticaret erbabı olan küçük ve orta boy işletme sahipleri artık ticari hayatı bırakmakta ve ticarethanelerinin kepenklerini indirmektedir.

Bunlar iyiye olan alametler değildir, yani bugün ekonomi bazılarının göstermeye çalıştığı gibi toz pembe değildir.

Geçtiğimiz gün vatandaşlarımızın ve esnafımızın dertlerini dinlemek, onların dertlerine derman olabilmek için Sarıyer, Beşiktaş ve Eminönü esnafıyla ve vatandaşlarımla buluşup onları dinledim, sıkıntılarını, dertlerini tek tek not aldım.

Sarıyer’de börekçilik yapan Üsküp göçmeni Hacı Yusuf amca ‘‘ İşler hiçte iyi gitmiyor, hergün üstümüze yük bindiriyorlar, boğazımızı sıkıyorlar, en kötü dönemi bu AKP Hükümeti döneminde yaşıyoruz. ’’ dedi.

Sarıyer’de baklavacılık yapan Doğan usta ‘‘ zam yok diyorlar ama un’a ve fıstığa yapılan zamların haddi hesabı yok, enflasyon düştü diyorlar bu nasıl enflasyon düşmesi? Maliyetlerim 6 yılda 5 misli arttı, porsiyona zam yapacak olsam dükkana giren müşteri olmaz, 6 senedir dükkanı zararına çalıştırıyorum. ’’ dedi.

Sarıyer’in tarihi meşhur helvacısı’nda da işler kesat. Abdullah usta ‘‘ kış aylarında eskiden helva satışları artardı, en çokta fıstıklı ve cevizli helva satardık, şimdi dükkana müşteri sadece vitrinden bakmakla yetiniyor, millet loto kuyruklarında hayatını kurtarmaya çalışıyor. ’’ dedi.

Beşiktaş’ın tarihi Pehlivan lokantasındayım. Bosna göçmeni Balviç ailesinden Mehmet ve Kadri ile beraberim. Her ikisi de dertli mi dertli. ‘‘ Bunca yıllık esnafız 6yılda AKP iktidarı döneminde gördüğümüz zulmü kimseden görmedik. Sadece öğlenleri müşteri uğruyor dükkana, oysa eskiden burada iğne atsan yere düşmezdi. ’’ diyorlar.

Eminönü’nde esnaf lokantalarını geziyorum. Her lokanta sahibi dertli, maliyetlerin arttığından, elektrik ve tüpgaza para yetiştirememekten yakınıyorlar.

Değerli okurlar; Bakınız yaşanılan mühim olayları geçmişten ders alınarak, insan gücünü, insan beynini üretken hale getirmek gibi bir alternatif elimizin altında bulunmaktadır.

Çok sayıda iyi yetişmiş, insan gücünü, yaratıcı beyinleri, dünya’ya yaymak, bu KOBİ’ler gibi örgütlü sermaye’ye sahip olmayan ama her biri birer ihracat elçisi görevini üstlenecek genç girişimcilere maddi ve manevi olanak sağlayarak onları birer üretken ihracatçı yapmak çok mu zordur?

Bakınız bir arkadaşımın oğlu, önünü açık sanarak işinden ayrılarak, ihracatçı olmak istemiş anlatıyordu:

 ‘ iki lisana sahip mühendisim, AKP iktidarının vaatlerini duyunca işimden ayrıldım, fazla mali olanağım yoktu, üretken olmanın yollarını biliyordum, başarmak ve ülkeme döviz getirmek istiyordum, baş vurmadığım yer kalmadı, herkes KOBİ değilsin ki destekleyelim, sen gel iyisi mi seminer filan yap dediler. Oysa benim beklediğim teşviklerdi, yardımdı, şimdi ne yapayım? Yeniden memur mu olayım, peyki benim paraya mahkum olan gayretlerim ve heyecanlarım, hayallerim, heveslerim ne olacak? ’

Evet aynen böyle işte.

Bir ülkeyi kalkındıracak olan genç elemanları sahaya top koşturmaya sürmek, bu kadar zor mudur?

 İlle geçmişin acılarını onlara da çektirmek mi lazımdır?

Yoksa bu genç birikimli beyinleri üretken hale getirerek 25 milyar doları geçen dış ticaret açığını kapatmak için tehlike çanlarına kulak vererek tedbirli olmak ve topyekün bir dış ticaret seferberliği başlatmak mı ön koşuldur?

Güney Kore ve Japonya böyle yaparak başarılı olmadı mı? Gelin birde laf salatalığı bırakıp bu yolu deneyelim, var mısınız? Haydi var mısınız?

Bakınız üstüne basa basa tekrar tekrar her zaman her yerde her ortamda ve herkesin yüzüne karşı da açık ve seçik olarak söylediğimi bir kere de buradan söylüyorum ve yazıyorum: Yukarıda sözüne ettiğim tarihi bu benzerlikler elinde ve sonunda mutlaka ama mutlaka kesinlikle bir noktada gelip çakışacaktır ve bunun çok ağır olan bedelini de yine bu sokaktaki gariban konumuna düşen ve düşürülen vatandaş acı acı bağırarak bunun bedelini ödeyecektir.

Değerli okurlar; bakınız sadece son iki yılda, son 5 yılın bilançosunu yazmıyorum sadece son iki yılın bilançosundan bahsediyorum. Son iki yılda 227 Katrilyon TL.’sı iç borç artırılmıştır. AKP Hükümeti 5 yıl önce iktidara geldiğinde Türkiye’de iç borç sadece 149 Katrilyon TL’sı idi. Son iki yılda iç borç 227 Katrilyon artırılmıştır.

Bakınız meselenin önemini daha iyi anlayabilmek için dolar üzerinden son iki yılda iç borç 50 milyar dolar artırılmıştır.

Bunun acı ve hüzün verici anlamı şudur: Son iki yılda ülkemizde doğan her bebek, her çocuk kelle başı 1000 dolar borçlu doğmaktadır.

Değerli okurlar; Bakınız bundan sonra ekonomide en büyük sıkıntıyı en başta tarım sektörü çekmeye başlayacaktır. Tarım zaten büyük bir sıkıntı altında bunu biliyorum ama önümüzdeki dönemde çiftçimiz bugününü dahi çok fena arayacaktır bunu açıkça söyleyeyim ve yazayım, üzgünüm ama gerçek bu.

Bugün memleketimizde 25 milyon tarımla uğraşan insanımız vardır. Bakınız Hükümet Başkanı olan zat çıkıp diyor ki; ‘ tarımda bundan sonra artık sübvansiyonlar kalkacak…. ’

Vay anasını be niçin kalkacakmış peyki?

Başbakanlık koltuğunda oturan o Hükümet Başkanı olan zat’a göre; ‘ bu halk artık çiftçiye çalışıp, çiftçiyi besleyemezmiş ’…

Vay vay vay lafa bak.

 O zaman adama derler ki; ‘ Hadi ordan sende, Kasımpaşalı mısın ne haltsan,  kim kimi besliyor ha kim kimi besliyor ulan hödük, pişmemiş çiğ meymenetsiz herif kim kimi besliyor ha? ’

Bugün halka öyle yalanlar söylüyorlar ki çıldırmamak içten değil.

Efendim artık tarıma ne Amerika nede Avrupa sübvansiyon vermiyormuş…

Yok yahu daha neler, yalana bak hele yalana hem de kuyruklu yalana.

Değerli okurlar; Bakınız bugün A.B.D. tarımda sadece pamuğa ve kendi pamuk çiftçisine yılda 25 milyar dolar sübvansiyon vermektedir.

Avrupa Birliği’nde hayvancılıkta ise sadece büyükbaş hayvancılıkta ineğe 1.5 milyar dolar senelik sübvansiyon verilmektedir.

Mesela Hollanda’da çiftçiliği ve hayvancılığı yaymak ve teşvik etmek maksadı ile inek besleyen herkese devlet, her inek başına ayda 1000 dolar herkese, her fert’e teşvik yardımı yapmaktadır.

Eh ben şimdi bu vatanın sapına kadar adam olan bir evladı olarak soruyorum:

Türkiye’de bizim çiftçimizin ne günahı var? Ha ne günahı var ulan bizim çiftçimizin?

Yazık günah değil mi? Yazık günah değil mi 25 milyon tarım sektöründe çalışan insanımıza yazık günah değil mi?

Hükümet Başkanı olan zat hergün korumalarıyla gezip göt çalkalarken canı can oluyor da, benim memleketimin çiftçisinin canı can değil de patlıcan mı oluyor yani?

Bakınız Avrupa Birliği’ne uyum sağlamak için diyorlar ki; bu 25 milyon tarım sektöründe çalışan insan sayısı önümüzdeki 12 yıl içinde 8 milyonun altına düşürülmesi lazım mış…..

Vay vay vay, kafaya bak hele kafaya, şu çürük zihniyete bak hele şu çürük zihniyete….

Ulan ne yapacak peyki geriye kalan 17 milyon insan ha ne yapacak?

Büyükşehirlere göç mü edecek? Aç kalıp anarşist mi olacak? Aç kalıp sokakta kap kaççı mı olacak?

Hangi işi vereceksiniz 17 milyon insana hangi işi? Bu insanlar hayatları boyunca toprak dışında başka hiçbir işle uğraşmamışlar, bu insanları başka bir iş için nasıl eğitip nasıl ve hangi sektör için yetiştirecek ve hangi yeni sektörde istihdam olarak yaratacaksınız?

Bazı kendini bilmez soytarılar tarım sektöründe çalışan nüfusu Avrupa Birliği’ne sözde güya uyum sağlamamız lazımdır diye 8 milyonun altına düşürürseniz bugün İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de sıcak evlerinde ve sıcak koltuklarında oturan sade orta halli vatandaşta aç kalır kaç, hem de öyle bir aç kalır ki sabahları uyandığında bakkalından, marketinden ekmeği dilimle hemde dilimle alacağı ekmeği karneyle almak zorunda kalır karneyle.

O zaman görürüm ben bakalım bugünlerde her şey iyi gidiyor, ekonomi doğru yolda, ekonomi doğru yönetiliyor, tek parti iktidarı ülkeye istikrar getirdi, ülke ekonomisi düzlüğe çıkıp istikrara kavuştu diyenlerin hallerini ve yüzlerini o zaman görürüm.

Kuyruğunu iki bacak arasına sıkıştırmış aynı ödlek it’ler gibi kiv kiv kiv diye havlayıp bağırarak sağa sola kaçışacaklardır şüphesiz ki bu tipler.

Bakalım o zaman konuşacak ve sokağa çıkacak yüzleri olacak mı bu tiplerin?

Gerçi ar ve edebi olmayanlardan buda beklenmez ya ama olsun nasıl olsa bazıları ile özellikle AKP’ye destek veren ve malum Hükümet Başkanı olan zat’ı destekleyip yere göğe sığdıramayanlarla ve  medyada balon gibi şişirenlerle yüzleşeceğimiz günler geliyor.

O günler geldiğinde bakalım karşımıza hangi yüzsüz ve cibilliyetsiz baldırı çıplak çıkıyor görmüş olacağız.

Sağlıcakla kalın..


 

0 Okuyucumuz düşüncesini yazıya döktü.

 
  küçült | büyült
 

busy