|
- Deniz Feneri yolsuzluklarının gazetelerde yazılması ve televizyonlarda gösterilmesi Tayyip Erdoğan’ı çok kızdırdı.
- Özellikle de Aydın Doğan’a ait olan medyada bunların çıkması onu çileden çıkarmış. “Sen bunları nasıl yazarsın? Senin benimle işin var, sonra pişman olursun” anlamına gelecek çok sert açıklamalar yaptı. - Sanki koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bir başbakanla en büyük medya patronu konuşmuyor da Siirt’in bir köyündeki muhtar ile köyün ileri gelen ağası meydanda hesaplaşıyorlar. - Ben bu köyün muhtarıyım, asarım, keserim, her şeyi yaparım. Sana mı düştü benim yaptıklarımı eleştirmek, sağda solda konuşmak? Bir yanda “sınır aşan bir skandal, soygun ve din sömürüsü”, siyasal iktidarın yakın çevresindeki hukuk dışı eylemler, RTÜK’ten siyasilerin yakınlarına kadar uzanan bir çıkar zinciri. Öte yanda iki kişinin köy meydanında restleşen muhtarla eşraf misali kapışmaları. Ne büyük bir çelişki! Ahmet, Mehmet, hükümet, devlet, hukuk, çıkar, uluslararası soygun zincirinde masum ve saf yurttaşların karanlık çağlardaki gibi “din adına soyulup soğana çevrilmeleri”. - Televizyonlarda çok düzgün giyimli, Deniz Feneri’nin pazarlamacıları… “Biz din adına, Allah adına sizi yardıma çağırıyoruz” diyerek “halkı Allah’la aldatıyorlar”. Dekor muhteşem, sözler harika, ofisler lüks içinde, gemiler, binalar, sefahat ve “din adına” yapılan bir soygun. Bir yanda milyarlar, boru hatları, ileri teknoloji; öte yanda köy meydanında kapışan muhtarla eşraftan biri… - Bana biraz da Susurluk’u anımsattı; “devlet adına, din adına” sözlerini duyduğumda tüylerim ürperir, acaba soygun nerede diye düşünmeye başlarım. - Son yıllarda artan soygunlara ve skandallara paralel olarak ortalığı dev bayraklar doldurmaya başladı. Altındaki toprak Arap şeyhine, Cargill’e satılırken, bunlar bayraklarla işi örtmeye mi çalışıyorlar? - Saf ve temiz insanlarımızın “oh, ne güzel, yurdumuzda kendi halkını, köylüsünü, işçisini, memurunu, sanayicisini düşünen hükümetler var, haklı olarak bu dev bayrakları dalgalandırıyorlar” diye düşünmelerini mi istiyorlar? - 12 Eylül döneminde valilik makamındaki kimi yetkililerin masalarına Atatürk heykelcikleri doldurup bazen bağış aldıklarını, kimi zaman da hediye olarak dağıttıklarını gözlerimle gördüm. Din, bayrak ve Atatürk Türkiye’de hep istismar edildi. Atatürk’ü ve bayrağı istismar edenler dincilerin yolunu açtılar. Dinciler de “Ya Allah…” diyerek en büyük istismara başladılar. Demokrasi ve halk düşmanları… - Halkçılığın, demokrasinin ve sömürgeciliğe karşı duruşun kavgasını yapmadığımız zaman kimileri kalkar din adına, bayrak adına, ümmet adına, Atatürk adına deyip emperyalizmle el altından işbirliği yapar. Biz kavganın, “halktan yana olanlarla sömürgecilerle işbirliği yapan soyguncular arasında olduğunu sanırız”. Oysa kavga oligarşinin içindedir. - Kimimiz, “Oh buna da şükür, en azından Deniz Feneri’ndeki istismarcı çeteleri gün ışığına çıkarıyor, iktidarın gerçek yüzünü halka anlatıyor” diye düşünür ve seviniriz. Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu uçuruma karşı, “Cephenin genişlemesi için her şeye razıyız” deriz. Evet, bu da şimdilik bir çözümdür. Ama kafamızın içinde “büyük resmi” hep hatırlayarak, katılımcı demokrasinin olmazsa olmazlarını aklımızdan hiç çıkarmadan bunu yapmak zorundayız. Yoksa kuzeye seyreden geminin güvertesinde güneye koşan insanlar durumuna düşeriz. Türban, kapatma davası ve Ergenekon’da olduğu gibi Deniz Feneri davasında da Türkiye ikiye ayrılacak. Bir tarafta Deniz Feneri’ne destek verenler öte yanda karşı çıkanlar saflaşacaklar. Bu saflaşmalarda şöyle bir yanılgıya düşüyoruz; bir tarafta AKP destekçileri, öte yanda AKP karşıtları var zannediyoruz. AKP destekçileri açısından bu saflaşma doğrudur. Ancak AKP karşıtları açısından, “özde karşı çıkanlarla sözde karşı çıkanların” ayrıştırılması gerekir. Bunu yapmadığımız sürece dinci, “göstermelik Atatürkçü” demokrasi ve özgürlük çığırtkanlıkları ile “örtülü faşistler” şu ya da bu biçimde iktidara oturacaklardır. Bugünkü dincileri dünkü 12 Eylül protokol Atatürkçülerinin hazırladıklarını hiçbir zaman unutmayalım. Deniz Feneri’nin (ve işbirlikçi dincilerin) gerçekten karşısındaysak, “en başta ABD ve AB emperyalizminin Ortadoğu’daki, Karadeniz’deki eylemlerine” karşı çıkmamız gerekir. 12 Mart, 12 Eylül, Çekiç Güç, 6 Mart 1995, 3 Kasım 2002, 22 Temmuz 2007 oluşmaktaki bir zincirin halkalarıdır. Yalnızca Deniz Feneri’ne karşı çıkmak, günü kurtarmaktan başka bir işe yaramaz. Bu arada Turhan Selçuk’un 13 Eylül’de Cumhuriyet’teki feneri, bizdeki Deniz Feneri’nin klasik “Jamaica Inn” filmindekinden hiç de farklı olmadığını bir güzel anlatıyor. Meraklıları bilir, o filmde deniz fenerinin ışığını kapatan soyguncular, gemileri batırıp içindekileri yağmalıyorlardı. Aynen Deniz Feneri’nde ve Turhan Selçuk Usta’nın çizgilerinde görüldüğü gibi… Charles Laughton ve Maureen O’hara’nın o muhteşem oyunlarını bugünkü siyasilerimiz, hiç aratmıyorlar…
|