|
“Namaz mamaz yalan, böyle bir bahane gerekti.
Neden mi geldik camiye? Buradan yürüttüğümüz seccade eskidi. Belki bir yenisi vardır, bakalım dedik”.
Almanya Mahkemesi bugün nihayet Deniz Feneri Davasını sonuçlandırdı. Karar: Almanya tarihinin en büyük dolandırıcılık olayı… Peki suçları sabit görülen bu büyük dolandırıcılara verilen ceza ne? 6 yıl hapis istenen Mehmet Gürhan'a 5 yıl 10 ay, 3 yıl hapis istenen Mehmet Taşkan için 2 yıl 9 ay hapis, 2 yıl hapis istenen Firdevsi Ermiş için ise 1 yıl 10 aylık hapis cezası verildi. Ancak sanık zaten 1,5 yıldır tutuklu olduğu için duruşmadan sonra tahliye edilecek. Şimdi sade bir Türk vatandaşı olarak merak ediyorum; Müslüman halkın dini duyguları sömürülerek toplanan hayır ve bağışlar, bu kişilerce kasten ve amaçlı olarak dolandırılmıştır; bu çetenin cezaları bu kadar düşük mü olmalıydı? Özür dileyip, açıklamalarıyla davaya yardımcı olmaları mı etken oldu? Kısaca insanlara örnektir bu tür olaylar; işle suçu, özür dile, yat 1-2 sene, aftan da yararlan, düşsün cezan 2-3 aya, oh ne ala… Çık, kaldığın yerden yola devam… Gelelim dava sonucu ile ilgili Alman hakimin yaptığı açıklamasına; Türk basınında çıkan haberlerin yalan ve siyasi baskı içerikli olduğunu belirtti. Peki Türk basınında çıkan bu haberlerin kaynağı neresidir? Türk gazetecilerin soruları üzerine “Alman savcılığı ve polisi olarak hazırlık soruşturması sırasında Türk polisinden Ankara İnterpol aracılığıyla yardım talebinde bulunduk. Türk polisi bize ‘Bu davada polisiye yardımı gerektirecek bir durum yoktur, adli yardımlaşma için başvuruda bulunun’ cevabını verdi. Bu talebin uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyledik. Biz adli yardım talebinde bulunmadık. Uluslararası organize bir suç olduğu savcılık tarafından tespit edilmiş Deniz Feneri soruşturmasının Türkiye ayağı araştırılamadı” yanıtını vererek Türk polisine ve Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı davranışta bulunduğunu söyleyen Savcı Lötz ve Polis Şefi Alexander Böhm bizzat sizin vatandaşlarınız, değil midir? İzini uzun zamandır sürdüğünüz hatta görülen o ki mahkeme aşamasından dahi bir hayli zaman geçmişken, bu davaya yönelik açıklamalarınızı, ülkemizdeki zaten kaynayan kazanları daha da harlayacak şekilde gündeme getiren hükümetiniz, değil midir? Hatta ve hatta bu davanın Türkiye ayağının AKP’ye ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a kadar uzandığı bilgisinin kaynağı ülkenizin bürokrat, polis ve hukukçuları değil midir? İngiltere’de şeriat mahkemesi kuruldu! İngiltere hükümetinin tahkim yasasına dayandırarak aldığı bir karar ile Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Warwickshire kentlerinde hükümetin verdiği izinle şeriat mahkemeleri kuruldu… Şeriat hükümlerine göre karar alacak olan bu mahkemelerde Müslüman yargıçlar; boşanma, miras, aile içi şiddet, mali anlaşmazlıklar gibi birçok davayı ele alabiliyorlarmış. Üstelik Times’ta yer alan habere göre Ağustos 2007’den beri yarı-resmi olarak faaliyet gösteren bu mahkemeler şimdiye kadar 100’den fazla davayı karara bağlamışlar bile... Verilen kararların geçerlilik kazanması için yüksek mahkeme onayı gerekiyormuş. Ancak hükümetin verdiği izin sayesinde resmi bir kimlik kazanan şeriat mahkemelerinin bu izni kolayca alacağı belirtiliyor. İngiltere’deki şeriat mahkemelerinde yargılanabilmek için anlaşmazlık yaşayan her iki tarafın da şeriat mahkemesinin yetkili olduğunu kabul etmesi yeterliymiş. İngiltere’deki muhalefetin itirazlarına rağmen hükümet yetkilileri, “Şeriat yasalarının İngiliz hukuk sistemine entegre edilmesi kaçınılmaz” demişler. Hukukçu değilim ama işte yine merak ediyorum; Müslüman TC vatandaşı karı koca diyelim ki bu mahkemelerde boşanmayı kabul etti; Türkiye’den bu mahkeme kararının tanınması ve tenfizi istenebilecek midir? İstenemeyecekse İngiltere böylesi bir mahkemeyi tanımakla neyi amaçlamaktadır?
Nedense bu iki uluslararası hukuk haberi bana geçtiğimiz günlerde kendi tarihini bilemeyen türbanlı kızımızın Fatih Altaylı’nın konuğu olduğu programda Humeyni’yi sevdiğini, Atatürk’ü sevmediğini çünkü inançları gereği yaşamasına izin verilmediğini, keşke işgal kuvvetlerin boyunduruğu altında yaşansaydı şeklinde söylediği o aciz kelimelerini hatırlattı. Tarih tekerrürden ibaret Ve nedense yine bana Kurtuluş Savaşı döneminde 1920’lerde başlayıp 1935’lere kadar yaşanılan gerici ayaklanmaları hatırlattı… Tarih kayıtlarımızda yer alan bilgilere göre Birinci Dünya Savaşı'nda aldıkları topraklar Anlaşma Devletlerine yetmemişti; özellikle İngiltere boğazlara egemen olmak istiyordu. Bu egemenliğin ulus iradesine dayalı Anadolu yönetimiyle olamayacağının bilinciyle, her zaman sözünü geçirebilecekleri kukla padişah yönetimini kullanarak, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı engellemeye çalıştılar. Amaçlarına ulaşabilmek için de o dönemde hilafetin koruyuculuğunu yaptıklarını söyleyerek, bilgisiz halkın dinsel duygularını kullanarak, gericiliği körükleyip, çeşitli etnik grupları ve azınlıkları kışkırttılar. Dönemin toprak ağaları ile bazı din adamları, bulundukları konumlarını kaybetmemek için, dinsel ve etnik gerekçeler ileri sürerek bu değerleri sömürü konusu yaptılar. Özellikle Kuva-yı Milliyeci ve Kemalistleri, Bolşeviklerle işbirliği yaptıkları bahanesiyle, Kemalistlerin dinsiz oldukları iddialarını kullandılar. Damat Ferit ve İngilizlerin baskısı ile Milli Mücadele'yi örgütleyip yönetenleri asi sayıp; din hükümlerine göre "öldürülmelerinin farz" olduğunu belirten Dürrizade Abdullah'ın fetvası İngiliz uçakları ile Anadolu’ya yayıldı. Fetvada halifenin ordusuna katılarak asileri öldürenlere gazi, asilerce öldürülenlerin ise şehit sayılacağı belirtilmişti. Asilerle savaşmak için yayımlanan padişahın emrine uymayan Müslümanlar da, günah işlemiş olacaklarından şeriatın öngördüğü cezalara hak kazanmış olacaklardı. Kapı kapı dolaşarak “Bir elimde Kur’an, bir elimde fetvam” diyen sofular, "Din ve Halifelik elden gidiyor" şeklinde vicdan sömürüsü yaptılar. Halkı birbirine düşürerek, ayaklanmalar çıkartıp, Kurtuluş Mücadelesi verenlere pek çok cephe açtırdılar. Merak ettiklerimi Türkiye Cumhuriyeti iktidarındaki AKP hükümeti yanıtlayabilir mi? Günümüzde “Ergenekon” adıyla başlatılan operasyonda da pek çok garip şaibe yok mu? Türkiye’nin ulus devlet bütünlüğünü, şanlı bayrağını koruyan Kemalistler, suçlularla birlikte aynı kefeye konmadı mı? Kemalist olmak suç sayılmadı mı? Laik olana dinsiz denmedi mi? İktidarın yaptığı yasa değişiklikleri Türk demokrasisi ve laik düzenini tehlikeye atacak boyutlara gelmedi mi? Yolsuzluklar örtbas edilip hatta ödüllendirilmiyor mu? Büyük yolsuzluklara adı geçen kişiler halen mevki ve makamlarını korumuyorlar mı? AB müzakereleri için hazırlanan “Ulusal Program” kapsamında yapılacak anayasal değişikliklerle Türkiye’nin ulus devlet yapısını zayıflatacak, Türk Silahlı Kuvvetleri yetkilerini kısıtlayacak tasarruflara gidilmeyecek mi? Yurdumun milli sınırlarını peşkeş çeken gizli toplantılarda gizli kararlar alınıyor mu? PKK terörünün siyasi boyutu her geçen gün büyümüyor mu? Ülkemin Güneydoğusunda niye halen toprak reformları yapılmıyor? Niye Doğu bölgemizde eğitim seferberlikleri geliştirilmiyor? Niye milli yaşam refah standardı orada da sağlanmıyor? Bu güzel ülkemin bereketli topraklarında niye ithal ve genetiği ile oynanmış kısır tohumlarla üretim yaptırılıyor? Yeraltı-yerüstü kaynaklarınca son derece bereketli ülkem niye halen aciz bıraktırılıyor? Zekası, azmi ve çalışkanlığı ile bilinen halkımız niye böyle eli kolu kanadı kırık bıraktırılıyor? Ömer Hayyam’ın güzel bir rubaisiyle başladığım yazımı bir başka rubaisiyle noktalamak istiyorum değerli okurlarımız; “Uyuyanlar görürüm toprağın üstünde, Görünmeyenler görürüm toprağın altında.Bakar bakarım yokluk çölüne,Kimi yola çıkmış gelir,Kimi sonradan gelecek, Kimi gelmiş gitmiş”…
|