|
Bilim alanındaki savaşın amacı; bilimsel anlayışı yok ederek, ülkeleri bilim ve teknoloji üreten değil tüketen sömürgeler haline dönüştürmektir.
Zihinsel, bilimsel ve teknolojik işgal sonucu bu sömürgeler cep telefonundan kol saatine, ilaçtan aşıya kadar keşfettiği ile değil tükettiği ile övünen pazar haline getirilir. Sigaradan alkolle kıt kaynaklarını kendini hasta etmek için tüketen bu ülkeler, hastalık üreten yaşam tarzının sebeplerini araştırmak ve bunları önlemek yerine, kuyruğu peşinde dolanan kedi gibi arkası bitmez dertlerle uğraşır dururlar. Beyinleri kilitleyen bilim savaşı, ülkeleri aptallaştıran ve sorunlarını çözemez hale getiren böylesine acımasız bir akıl oyunudur. Bilimsel ve zihinsel işgal Bilim savaşının yol açtığı bilimsel ve kültürel yozlaşma, beyinleri işlemez hale getiriyor. Özgür ve bağımsız düşünmeyi yok eden çoktan seçmeli ezbere dayanan eğitim sistemi ise hastalık üreten yaşam tarzının sorgulanmasını engelliyor. Çünkü şıklar arasında bu seçenek yok. Bu ortamda biten bilim politikaları ise, bilimsel değeri olmayan kendini tatmin odaklı anlamsız kötü kopyalar üretme ile yabancılar tarafından dikte edilen pahalı teknolojileri satın alma üzerine kurulmuş bulunuyor. Örneğin kanserojen çevre kirlenmesini önlemek yerine, erken teşhis ve tedavi cihazlarını ithal etmeyi marifet zannediyoruz. Mahalle aralarına kadar yayılan zincir merkezler, işleyecek hasta ordusu arıyor. Bizim anlamsız harcamalarımız gelişmiş ülkelerin finans kaynağı oluyor.
Kendi yaşamsal sorunlarımızı çözmeye yönelik bilimsel araştırmalar yapamıyoruz. Bunun yerine dış kaynaklı araştırmaların taşeronu olma tarzında sürdürülen sözde bilimsel araştırmalar ile ülkemizin kıt kaynakları çarçur ediliyor. Çok merkezli araştırmaları yöneten küresel beyinlerin sürüklediği itaatkar ayaklar oluyoruz.
Bilimsel yayın kalitesi yönünden 1981 – 1999 yılları arasında en çok atıf alan araştırmacı sayısı: İsrail için 44, İngiltere için 350, ABD için 3572 iken ülkemiz için maalesef sadece bir kişidir. Bilimsel araştırmaların teknolojiye aktarılması ve teknolojik gelişmenin doğrudan ölçüsü olan milyon kişiye düşen patent sayısı ülkemiz için ne yazık ki sıfırdır. Gelişmiş ülkelere göre alınan patent ve proje sayısı ile bilimsel araştırmaların teknolojik üretime dönüşme oranı bile bilim politikamızın ne kadar kısır olduğunu göstermektedir.
Bilimsel araştırmalara her yıl 550 milyar dolar harcayan bilim dünyası, ülkemizde yapılan bütçesiz sanal araştırmalara gülerek bakıyor. En basit bir doktora tezine bile onbinlerce dolarlık fon gerekirken, geleceğin bilim adamlarını sıfır maliyetle bilim dünyasına girmeye zorlayan bilimsel anlayışımız devam ediyor. Gelişmiş ülkelerde bilimsel araştırmalara harcanan milyarlarca dolar, trilyonlarca dolar olarak geri döndüğü için toplumun bilime verdiği değer ve yaşam kalitesi artıyor. Geri dönen paraların önemli bir bölümü bu karlı sisteme yeniden harcanıyor. Biz de ise bilime ayrılan kıt kaynaklar, geri dönüşü olmayan dipsiz kuyuya atılmaktadır. Yapılan kopya araştırmaların neye şifa olduğu belli değildir. Ne çözülen hayati bir sorun ve ne de keşfedilen kayda değer bir ilaç ve teknoloji ürünü vardır bize ve insanlığa yararlı olan.
Ülkemizin sorunlarını çözen, kötü kaderini değiştiren düşünce, bilgi, araştırma ve projeler üretemiyoruz. Gecekondu üniversiteler diplomalı işiz yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Gösterişli binalar ve şehir gibi kampüsler ise dünyanın en iyi üniversiteleri arasına girmeye yetmiyor. Böyle bir ortamda başkalarının nasihat ve projeleriyle çağ atlamaya çalışıyoruz. Doçentlik, profesörlük gibi akademik unvanların kazanılması bile yabancı dergi editörlerine bağımlı. Bilim savaşının hedefi, ülkelerin beyni olan bilim ordusunu ele geçirmek ve kendi sahte çözümleriyle kaderimizi belirlemek.
Toplumsal beynimizin ipotek altına alınması ve teknolojik bağımlılığın sonuçları ise yaşamsal sorunlar karşısında aptallaşma ve çaresiz kalmadır. Zihinsel işgal altında olan ülkelerde yolsuzluktan çevre felaketine kadar hiçbir yaşamsal konuda bilimsel araştırma yapılmasına ve bilimsel çözümler üretilmesine izin verilmez. Zaten bu konular kimsenin aklına da gelmez, derdi de değildir. Kaçınılmaz kader; caddelerde boy gösteren yabancı isimlerle donatılmış süpermarket ve mağazalarla sergilenen kültürel, ekonomik ve teknolojik işgaldir. Bilimsel işgalin sonucu : Bilimsel mandacılıkBilimsel mandacılık; kendi yaşamsal sorunlarımızın çözümünü dışarıdan beklemektir. Marmara denizi fay hatlarını incelemek üzere sismik araştırma yapacak 40 milyon dolarlık bir gemi için, dünyanın 18. ekonomik gücü olan ülkemizin yabancılara avuç açması, birbiriyle didişen bilim dünyamızın iflas ettiğinin belgesi değil mi? Soykırım yasası çıkaranlar bizi depremden koruyacak(!) Aklımızı mı yitirdik? Deprem silahının konuşulduğu bir dünyada fay hatları dâhil gizli neyimiz kaldı? Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Teknoloji üretemeyen ve bunu ithal etmekle övünen ülkeler, bilim ve teknoloji sömürgesi olduğunu ne zaman idrak edecekler? Gözlükten kol saatine, telefondan bilgisayara teknoloji çöplüğü oluyoruz. Bunları almak için verecek neyimiz kaldı? Teknoloji üretemeyen, yaşamsal sorunlarımızı çözemeyen bilimsel anlayışımız ne işe yarıyor? Başkalarının ekmeğine yağ süren araştırmaların bize ne faydası var? Sadece makale yayınlamakla, atıf almakla sorunlarımız çözülmüyor. Nerede kendi sorunlarımızı çözen araştırmalar? Nerede kendimizin ürettiği teknolojiler? Nerede projeler? Nerede patentler? ABD’ de geçtiğimiz yıl 600.000 patent başvurusunun 100.000 ‘i patent alırken, bizler komik bir şekilde parmaklarımızı sayıyoruz. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Son zamanlarda, yurt dışında çalışan Türk bilim adamlarının bireysel başarılarını parlatma dönemi başladı. Başarı hasretiyle yanan topluma bu haberler cansuyu gibi geliyor. Galibiyet sevinci içimizi kaplarken neden şu soruyu sormuyoruz? Beyin hücrelerimiz tek tek başarı kaydederken neden çözen ve yöneten akıl olamıyoruz? Bu beyin hücrelerini beyin haline kim dönüştürecek? Başka ülkelerde harikalar yaratan bilim adamlarımız, ülkemizde neden üretim yapamıyor? Burada bir eksik yok mu?
Beyin hücreleri ne kadar yetenekli olursa olsun beyin değildir. Beyin; sorunları idrak eden, araştıran, çözen ve yöneten akıldır. Başka ülkelerde, başkaları adına kazanılan bu başarılar ne sorunlarımızı çözüyor, ne de kötü kaderimizi değiştiriyor. Bilincimize kazınan ‘onlar olmadan yapamayız’ anlayışı, bilimsel işgal ve sömürüyü gizlerken bilimsel mandacılığı teşvik ediyor. Aşağılık kompleksi beynimizi esir alıyor. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Sömürge ülkelerin bile direndiği kültür emperyalizmi küreselleşme masalıyla reklam, dizi ve filmlerden okullara kadar yayılarak toplumu teslim alıyor. En gözde okullarımızda bile anlatan Türk, dinleyen Türk, hastalar Türk, kullanılan dil yarım yamalak tarzanca. Güzel Türkçemiz bilim dili değil mi? Böyle eğitim sömürge ülkelerde bile terk edildi. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Bilimsel ve teknolojik sömürü altındaki ülkeler, yaşamsal sorunlar karşısında çözüm üretemez, ne yapacağını şaşırır, başkasının ağzına bakarak kopya çekmeye çalışır. Bilimsel ve zihinsel işgalin kafamıza geçirdiği esas çuval, felaketler karşısında bocalama ve çaresiz kalmadır. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Ülkemiz ve çevresi petrol ve maden kaynarken bilim dünyamız ne hikmetse olmadığını ispata çalışıyor. Ne garip ve üzücü! Marmara gibi insandan yoğun bir bölgeye Avrupa’nın en kirli sanayisi kaydırılır ve bir çevre felaketi yaşanırken sessiz ve çaresiz kalıyoruz. Mazot bile olmayacak yanmış yağlar, yemeklerde kullanılır veya denizlerimize dökülürken sesimizi duyan olmuyor. Genetik yapısı değiştirilmiş gıdalar kol gezerken seyrediyoruz. Nerede ahkam kesen bilim adamlarımız? Bunların sağlığa zararlı etkileri hakkında neden bilimsel araştırmalar yapamıyoruz? Toplumu uyaran az sayıdaki bilim insanımız neden cezalandırılıyor? Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Aksaray’da başlayan ve yayılan nörovirüsler hastaneleri teslim alırken binlerce hastayla işgal edilen hastanelerde doktorlar çaresiz, ne yapacağını bilemez durumda. Küresel araştırmalara iliştirilmiş bilim adamlarımız ise bizi ilgilendiren konularda suskun. Radyasyonlu çayları, virüslü suları kameralar karşısında göstere göstere içerken yayılan cehalet virüsü, hızla idrak yollarına yayılıyor ve toplumun algısını esir alıyor. Bilim alanındaki boşluğu cehalet virüsü dolduruyor. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur.
Kırım ve Kongo’da geçen yüzyıl sefalet ortamında görülen Kanamalı kene virüsü ise çağ atlayan ülkemizde cirit atıyor. Bu akıllı keneler İstanbul surlarını aşarak piknik alanlarını işgal ederken, toplumu dev alışveriş merkezlerine doğru sürüyor. Bu terör karşısında insanlar çaresiz, panik içinde. Medyamız ölüm haberleriyle izleyici toplarken, bilim dünyamız cımbızla kene çıkarma dersleri veriyor. Kenelerin kaç bacaklı olduğu dışında dişe dokunur bilgi yok. Kenelerin ısırdığı garibanlara yapılan uyarı, sonu mezarlık olan yolculuğun ilk durağının ‘en yakın sağlık kuruluşu’ olduğunu söylüyor. Kenelerin ısırdığı halka yardım için, 'kene imdat' gibi bir hat tahsis edilemez mi? Çözüm bulacak bir bilim merkezi kurmak ise kimsenin aklına gelmiyor. Başkaları çaresini bulursa satın alacağız, yoksa paçaları çorabın içine sokmaya devam edeceğiz. Küreselleşen dünyanın biyolojik silah ve yöntemlerinden habersiz ülkelerin işi zor. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur.
Salgın hastalıkların önlenmesi ve toplumun can güvenliği için zorunlu olan aşı üretimi ve araştırmaları bile yapamıyor, soykırım yasaları çıkaran ülkelere milyonlarca dolar ödemeyi marifet sayıyoruz. Rahim kanserini önlemek için önerilen, milyarlarca dolar tutacak HPV aşısı ‘yapılsın mı, yapılmasın mı?’ diye tartışırken, çok daha küçük bütçeyle ‘Ulusal Aşı Merkezi’ kurmak kimsenin aklına gelmiyor. Kendi geleceğimiz ile ilgili, kendi bünyemize uygun aşı üretimi için bilimsel araştırmalar yapamadığımız gibi, yapacak olanları da yok ediyoruz. Geri kalmış Doğu Avrupa ülkeleri bile aşı alanında çok büyük çalışmalar yaparken, bizler yabancı firmalara avuç açıyoruz. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Öte yandan, yabancılara satılan veya devredilen firmalar nedeniyle, Ulusal ilaç sanayi tükeniyor haberiniz var mı? Bilim dünyamız bu konularda ne diyor acaba? ‘Patent yasası’ gibi dış kaynaklı düzenlemeler ise eş değer ilaç ve aşıları daha ucuz fiyata ve istediğimiz yerden ithal etmeyi bile engelliyor. Ulusal bir salgın veya hastalık felaketi karşısında, küresel sistemin merhametine ve keyfine terkedilmiş bulunuyoruz. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur!
Halbuki, Atatürk döneminde savaşın getirdiği yokluğa rağmen az sayıdaki doktor ve bilim adamıyla salgın hastalıkları önleme ve aşı üretiminde imkansızı başarmıştık. Şimdi doktor ithal edecek ülke durumuna düşürüldük. Savaş sonrası salgınlardan kırılan bir toplumu sağlığına kavuşturmak için sadece bin doktorla mücadele ederken şimdi ‘200 bin doktor gerekli’ deniliyor. Nüfus 6 kat artarken, doktor ihtiyacı 200 kat artar mı? Bu artış ne anlama geliyor? Sağlık felaketine yol açan yaşam tarzını idrak edecek bilimsel öngörüyü bile yitirmiş bulunuyoruz.
Atatürk’ün sağlığı koruma ve salgın hastalıkları önlemek için ulusun yaşam tarzını düzeltme yani bataklığı kurutma hedefi hayal olurken, mahalle aralarına kadar yayılan zincir hastaneler dev bir sektöre dönüşüyor. Kamu ilaç harcamaları 2003’de 5 milyar dolar iken 2006’da on milyar dolara çıktı. Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde yapılan ameliyat sayısı 2002’ye göre 2005’de yüzde 270 arttı. Hastane sayısı, doktor sayısı ve ilaç satışı artmasına rağmen, tedavi nedeniyle azalması gereken hasta sayısı ise 3 yılda % 50 arttı. Türkiye’nin toplam sağlık harcaması 1992 yılında 6 milyar dolar iken, 2006 yılında yüzde 500 artışla 30 milyar dolara yükseldi. Şimdi 50 milyar dolardan söz ediliyor. Bu kadar harcamaya rağmen daha sağlıklı değil daha hastayız. Hastalık üreten bataklığı kurutmak yerine, bu bataklığın ürettiği hasta bir toplumla uğraşıyoruz. Her yer hastane dolarken yenilerini açmaktan gurur duyuyoruz. Hastalıkları önleme ve sağlığı koruma ise kimsenin aklına gelmiyor. Zihinsel ve bilimsel işgal işte budur! Bu akıl oyununda çözümleri ithal beyinlere devredenlerin işi çok zor. Bilimsel mandacılık nasıl önlenir ? Beynimizi ve aklımızı kilitleyen bu şifreyi nasıl çözebiliriz?
Hastalıklı yaşam tarzını ve bunun ürünü küresel ısınmayı başımıza bela edenlerin bakış açısıyla, nasihat ve planlarıyla hiçbir sorunu çözemeyiz. Sorunu çözmenin birinci şartı, bilimi bile küresel çıkarlarına alet edenlerin düşünce tarzını terk etmekten geçiyor.
Üniversiteler, düşünce kuruluşları ve strateji merkezleri hangi sorunları çözen ulusal bilgi üretiyor, bunları kim nasıl uyguluyor? Sonuç ne? Bu yeterli mi? Kötü kaderimiz değişiyor mu? Eksik olan nedir? Kendi yaşamsal sorunlarımızı çözmeye yönelik bilimsel araştırmalar ve kongreler yapmayı ne zaman akıl edeceğiz? Bilimsel yozlaşma ile teknolojik, ekonomik ve kültürel işgalin yol açtığı yaşamsal sorunlara çözüm arayan Ulusal yaşam kongresi ne zaman düzenlenecek?
Üniversiteler, bilim ve düşünce kuruluşları, ulusal bilginin üretildiği ve derin aklın oluştuğu ulusal bir beyine dönüşmelidir. Yaşamsal sorunlar karşısında dağıtılan ve işlevsiz bırakılan akıl ve bilim gücümüzü, sağlam bir kafatası içinde toplayarak ulusal bir beyin olmalı yani aklımızı başımıza almalıyız. Bu beyin naklini başarmadan kendi geleceğimizi kendimiz tayin edemeyiz.
Hastalık üreten yaşam tarzımızı değiştirmek için öncelikle bilimsel anlayışımızı değiştirmemiz gerekiyor. Düşünce ve yaşam tarzını bozan kültürel ve bilimsel yozlaşmaya, yine “bilim” dediğimiz eleştiri ve yenilenmeye açık bir düşünme disipliniyle karşı koyabiliriz. Atatürk’ün çok önem verdiği şu prensibi öncelikle tüm beyinlere iyice işlemelidir; “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, sapmadır”. ATATÜRK, 27 Ocak 1923, İzmİrKendi geleceğimize kendimiz sahip olmalıyız!ATATÜRK 6 Mart 1922, TBMMHangi İstiklal var ki, ecnebilerin nasihatleri ve planlarıyla yükselebilsin.Kaynaklar :
01Yeşilçimen K: Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir. Hayykitap 8. Baskı, 2008 02Çelebi S S: Bilim ve ulusal teknoloji: Niçin ve nasıl? Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi.sayı 1099, 2008 03Yetiş N: Geçmişten Geleceğe Türk Bilim ve Teknoloji Politikaları. TÜBA yayınları, 2005
|